02 Nisan 2009 Perşembe

Ozan Meriç ÇELİK *öykü* ÇOCUKLARIMIZ DA GİTTİ

Yıl 2070...
Brezilya’nın ünlü Amazon Ormanları, Dünya’nın diğer bölgelerine göre daha şanslıdır. Korkunç kirlenmenin harap ettiği Dünya'da, ölüme direnen ALTI ağaç buradadır.
Oksijen tüpü olanların yaşayabildiği yıllardır...
*

O gün yine erkenden kalkmıştı... Eskiler, uyanınca ilk olarak, odalarına güzelim güneş ışınlarını doldurmak için pencereyi açarlarmış... Güne böylece güzel başlarlarmış. Oysa şimdi, pencereye çıkıp, delinmiş Ozon tabakasından süzülerek gelen radyoaktif ışınlarla dolu kirli havadan derin bir nefes mi çekselerdi.(!) Yaşamını hiçbir şeye değişmeyen kişiler bunu yapmazlardı. O da yaşamını hiçbir şeye değişmeyenlerdendi. Zaten kullandıkları gazmaskeleri, evde bile kirli havadan zor koruyordu, ya dışarıya çıksalardı ne olurdu?. Gazmaskesiz dışarıya çıkanların, hangi sonla karşılaşacağını iyi biliyordu...
Evde kapalı kalmak yerine, dışarı çıkmak, arkadaşlarıyla koşup oynamayı isterdi tüm çocuklar gibi... Oysa, yeşilin yok olduğu dünyada dışarısı risklerle doluydu.. Hava, oldukça kirliydi.. Güneş ışınları kansere yol açıyordu. Bu nedenle, zorunlu olarak her gün işe giden anne ve babasının ardından;
"Acaba eve dönebilecekler mi?" diye düşünür ve üzülürdü. Annesi ya da babası, her zamankinden birazcık geç kalsa, kalbi daha hızlı atmaya başlar, korku ve heyecan duyardı. Bu bekleme anlarında boynu kaskatı kesilir, kramp girmişçesine oynatamazdı.
Tüm bu olanlar, canına tak etmişti. Böyle yaşamaktan bıkmıştı... O, yetmiş yıl öncesinin çocukları gibi güzel oyuncaklar ve elbiselere sahip olmayı düşünemiyordu. Yaşanabilir tertemiz bir dünya düşlüyordu..

Dünyayı yeniden yaşanabilir kılmak için, yapmak istediklerini tüm arkadaşlarına açtı. Ortak kararlar alındı. Büyüklerinden bekledikleri ilgiyi göremediler. Onlar; dünyadaki kirlenmeyi, hızla yok oluşu hissedemeyecek kadar duyarsızlaşmışlardı.
Dünyanın sorununu çözebilmek amacıyla, hükümete başvurmayı tasarladılar. Kompozisyon kitaplarından yararlanarak yazdıkları dilekçeyi gönderdiler. Geç de olsa, bekledikleri yanıtı aldılar:
"Dilekçenizi aldık. Çevre kirliliği gibi bir konuda, siz yaştaki küçüklerin çabaları, bizleri sevindirdi. Ailenizden izin alıp almadığınızı bilmediğimizden kesin bir cevap veremiyoruz. Çalışmalarınızda başarılar..."
Oyalayıcı ve baştan savmacı bir cevap almışlardı. Fakat kararlıydılar. İstendiği gibi, anne-babalarından onay alarak, gönderdiler. Ancak, yeni mektubu daha uzun süre beklediler. Neden sonra, cevap ellerine ulaştı.
Cevap mektubunda şunlar yazılıydı:
"Hükümetimiz sizleri, çevre konusundaki duyarlılığınız nedeniyle, dünyanın süper gücü olan Brezilya'nın Cucutiba kentine yollayacaktır. Lütfen iki hafta içinde BAŞKENT'e geliniz!."
Bu haberi duyan çocuklar, sevinçle bağrıştılar.
İçlerinden biri, "Brezilya'ya neden Süper Güç deniyor?." diye sordu.
"Çünkü..."diye söze başladı bir arkadaşı. "Çünkü, bir zamanlar çok bozuk bir ekonomiye sahip olan Brezilya'da bugün ağaçlar var.. Dünyanın hiçbir yerinde ağaç kalmamışken, bu ülkede tam ALTI tane ağaç var. Bu ağaçlan görmek için, müthiş bir turist akını oluyor bu ülkeye. Turist demek döviz demek... Ağacın, yani yeşilin, bir ülkeyi süper güç yapmasını hesap edemeyenlerin son pişmanlığı fayda etmiyor ne yazık ki.."

ON İKİ arkadaşın bir araya gelmesiyle oluşan ekip, buruk bir sevinçle evlerine dağıldılar. En kısa sürede Başkent'e gideceklerdi. Önlerinde bir yığın işlem bekliyordu onları. Tüm çabaları, ciddi bir çevre sorunu yaşayan dünyaları içindi.
ALTI ağacı yaşatabilmek gibi büyük bir basarı gösteren Brezilya'dan öğrenilecek çok şeyler olmalıydı. Başkent'e gidiş, işlemler, izinler, vizeler, pasaportlar, derken beklenen yolculuk gerçekleşti. Sırtlarındaki oksijen tüpleri ve özel giysileriyle bu on iki arkadaş, Brezilya Hükümet Yetkililerinin karşısındaydılar şimdi. ALTI ağacın bulunduğu Cucutiba kentine gitmek, ayrı bir heyecandı onlar için.
Kirliliğin önlenmesine yönelik bilimsel incelemeler, bu ON İKİ çevreciye sunuldu. Tartışıldı. Kirliliğin önüne geçilebilirdi, ama çok pahalıya patlardı. Zaten dünyanın eski, güzel, temiz havalı hale gelmesi Brezilya Hükümeti'nin işine de gelmiyordu. Kirli işler çevirerek para kazanan cahil ve duyarsız insanlar gibi, bunlar da "Dünya kirliliğini" kazanç kapısı yapmışlardı. Onların turist çeken ALTI ağaçları vardı. Bu nedenle ekonomik yönden gelişmişlerdi. Dünyanın diğer yerlerindeki kirlenme ve yok oluştan onlara neydi yani? [?]... Demek ki dünya, bencilliğe kurban edilmeye devam edecekti.
Görüşmeler sonunda anlamışlardı ki, bu kirlilik insanların beyinlerini de kirletmişti.

ONLAR dünyayı kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Ama artık dayanacak güçleri, gazmaskeleri ve oksijen tüpleriyle yaşama olanakları kalmamıştı. Görüşmelerin yapıldığı salondaki hiçbir yetkili umut verici gözükmüyordu. Artık kalkabilirlerdi...
ON İKİ çocuk, yetkililerin şaşkın bakışları arasında ve hep birlikte elbiselerini, gazmaskelerini çıkardılar. Bir uyarıydı onlarınki...

Ve büyük bir üzüntü içinde dışarıya yürüdüler.
Ozan Meriç ÇELİK
-BİTTİ- (1)
(1)- "Çevre ve İnsan" konulu ÇAĞIN ÖYKÜCÜLERİ YARIŞMASI (1992) Jüri Üyeleri:
Gülten DAYIOĞLU, Reha YALNIZCIK, Mustafa Ruhi ŞİRİN, Doç.Dr.Tuncer ÇELİK, Mehmet KABADAYI, Alâettin BAHÇEKAPILI

Photobucket

05 Şubat 2009 Perşembe

"Jilet Vaaar.!." *öykü* sevdakâr çelik

Kendimi bildim bileli... (hoş, kendimi bilişim de şüpheli ya!) ...evet, kendimi bildim bileli, yaşıtlarımla aynı tavırları bi türlü gösteremedim. (Tam bu noktada, "İyi halt ettin!" demenizin sakıncası yoktur. *Bu kıyağımı da unutmayın.!.)
PhotobucketDüşünüyorum da /birbiriyle akran olan kişilerin -tornadan çıkmışçasına- benzer tavır ve davranış göstermeleri şart ve kaçınılmaz mıdır.?. On beşlik birinin çelik*çomak oynaması mubah, kırk beşlik birinin misket oynaması günah mıdır.?. Doğrusu kestiremiyorum.
Kimseye haksızlık etmemek için de hep şöyle düşünürüm: Yaşıtlarım, “hayatın sarp ve dikenli yollarını” İzmir Marşıyla yürürken, galiba ben, mehter marşıyla aheste beste ilerlemekteyim yaşam yolunda...

*
“Şu koca kentte tek benzerim, mahalle arkadaşım Dilaver’dir.” diye düşünsem de pek emin değilim. Çünkü bendeniz, ancak o eski İstanbul beyfendilerinde görülebilecek kadar mülayimken; aksine Dilaver, hergelelikte lider, hınzırlıkta şampiyondur.
Feleğin gözü kör olsun ki, yine de şans benden yana değil, onlardan yana güler. O misal ki, “Zengin arabasını dağdan aşırır, garip düz ovada yolunu şaşırır”
Söz aramızda, acaba diyorum, arkadaş hatırına yoldan mı çıkıyorum.?. Nedir bendeki bu talihsizlik.?.
Ah ulen Dilaver, ahhh.!.
Ulen senin yüzünden...
Neyse, boşverin, takmayın kafanıza.!.
Geçelim.!.
*
Misal... Akranlarımız askerliğini bitirip, "iş-evlilik" gibi çok ciddi konularla uğraşırken, ben takılıp Dilaver’in peşine, komşu evlerin çatılarına çıkar, "mart kedileri"nin MARTavallarını -bir hekim titizliğiyle- izlerdik...
Yaşıtlarımız artık torun torba sahibi oldu.
Peki şimdi?
Ne diyeyim, ayvaz kasap hep bir hesap... Böyle gelmiş, böyle gidiyo.!. Can çıkmadan huy çıkmıyo.!. Yani bizden yana "Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok.!."
Emsallerimiz, yaşından başından utanıp, sinemaların semtine bile uğramazken (mahalle baskısı bu olsa gerek...) / biz, kemale ermiş yaşımıza karşın, İlkokullu fırlamalarla, semt sinemalarında vurdulu kırdılı filmler izliyoruz hâlâ...
Hele hele filmin etkisinde kalmışsak (-ki mutlaka kalırız) sokak ortasında, "Ahyaaak, yeaaah.!." naralarıyla tozu dumana katar, Dilaver'le birbirimize ha babam saldırırız. .. (İyi de oluyo valla'a... Heh he!..)
Ah ulen Dilaver, ahhh.!.
Photobucket--"SEN, KRAL PAZARLAMACI OLURSUN."
Şimdi Dilaver’i bi tarafa bırakıp, gelelim bana...
Yirmi gün önce yaşamımda yepyeni bir sayfa açıldı.
O gün çocukluk arkadaşlarımdan İsmet'in dükkânına yolum düştü. İsmet, on yaşındaki torunu Adnan'la şakalaşıyor, arada bir masadaki tabaktan lokum da atıştırarak, birbirlerini gıdıklıyorlardı. (Unutmadan söylemeliyim: Arkadaşımın torunu Adnan sinema arkadaşımdır ve gerçekten kaliteli şahsiyettir vesselam.!.)
Torunuyla şakalaşmasına birdenbire ara veren İsmet, çok nazik bir biçimde;
"-Lan Mecit.!.” Duyuyon mu beni lan.!?” diye sordu.
“Evet.!” anlamında başımı salladım.
Define bulmuşlara özgü bir ifade vardı arkadaşımın yüzünde.
"Ülen hırt, hele gel otur şöyle.! Otur otur, çekinme.!" deyip, enseme de okkalı bir şaplak kondurunca, gösterdiği sandalyeye mecburi iniş yaptım. (Siz buna kibarca "oturmak" déyin.!.)
Samimiyetimize toz konduracak değilim ya.!. Ben de aynı incelikle;
"Yine ne var len hamam sabunu?" diye karşılık verdim.
Gerçekten meraklanmıştım.
Soru sormamı engellemek için, zorla açtığı ağzıma üç koca lokum tıkıştırıp, söze başladı:
"-Gel, seni pazarlamacı yapalım ülen.!" dedi. "Sen, kral pazarlamacı olursun. Yedi düvelde senden âlâsı bulunmaz. Bu işte iyi de para var ha.! Otuz yıldır, aç kalmak korkusuyla memurluktan ayrılamadın. Pazarlamacılığa atıl, cebin para görsün koçum.! Sendeki enerji, çene ve ikna yeteneği bende olsa var ya, namerdim bi dakka beklemem. Gir pazarlamacılığa, dön köşeyi.! Bana dua edersin. Sakın; bizden geçti, bu işi torunumuz yaştakiler yapıyor demeyesin, alimallah çizerim.! At binenin kılıç kuşananın arkadaş.! Ne mi pazarlayacaksın?. Gazetelere şö’öle bi göz gezdir, karşına neler çıkacak neler!.. Ayna, tarak, jilet de pazarlasan, gider... Çağımız, pazarlamacılık çağı aslanım.! Ver kararını, ayrıl emekliye. Var mı memurluktan köşe dönen, söyle bakalım.!"
Photobucketİşte bu laf, en baba memuru bile etkileyen sihirli bir laftır. Öyle ya.!. Haklı.!. Memurluktan kim köşeyi döndü ki.!.
Böyle bir sözden sonra beni götürüp de dünyanın en derin meteor çukuruna atsanız, şerefsizim gıkım çıkmaz... Çabuk motive olur, etkilenirim. Elimde değil.
İsmet, öylesine bi gaz verdi ki, yine havaya girdim...
Uçuyorum...
Neredeyse yüreğim yerinden fırlayacak...


Bu heyecana daha fazla dayanamayacaktım. Dükkândan öyle bir fırladım ki, ya medet.!. Sokakta, deli danalar gibi koşturuyorum. Beni kimse tutamaz. Resmen coşmuşum.
Eşim, çocuk ve torunlarım bu hallerime şaşırmaz ve de yadırgamazlar. Zaten sık sık böylesi ilginç girişimlerde bulunurum. Alışıktırlar. Sonuç hep fiyasko da olsa, yılgınlık nedir bilmem.
* Photobucket
Vakit geçirmek olmaz.
Başladım gazeteleri taramaya. Ohooo, meğer gazeteler pazarlamacılık duyurusunun cennetiymiş canım!..
Keyifler keka!..
Dudaklarımda günün son moda şarkısı:
.............."Seviyorum işte var mı diyeceğin?
..............Ninanina ninnom, var mı diyeceğin?
..............Oh ohhh, yandaaan!"


------- YOLCULUK ÖNCESİ, VALİZİMİ HAZIRLADIM
Gazetelerden işime yarayabilecek adresler, notlar alıp; yolculuk valizimi de hazırladım. Ama bu arada bizimkilere, pazarlamacılığın faziletleri ve tarihi gelişimi üzerine sıkı bir söylev çekmeyi de ihmal etmedim... Havaya girmişim, kendimi frenlemem mümkün değil.
Söylevimin inandırıcılığı karşısında ben bile ikna oldum. Mayıştım. Bendeki bu gizli kalmış pazarlamacılık yeteneğine şaşırıverdim arkadaş!.. Hayret bi şey yani.!. Demek bizde doğuştan gelen bi cevher varmış canım!.. .
Ertesi günü beklemeden yola çıktım...
Ver elini Ankara...
Ankara'ya bi giriş girdim, anlatmak ne mümkün a dostlar!.. Adnan Kaşıkçı mısın a mübarek?.
Gözü pek ve işinin ehli bir pazarlamacı edasıyla, gazeteden edindiğim her adrese, her semte yürüyerek ulaştım... Eh, pes yani birader, bendeki de ne bitmez cinsten enerjiymiş ...
Ankara'yı bilenler için küçük bir örnek vereyim:
Düşünün ki, Beşevler’de bir şirketle görüşme yapıyorum; olmadı, oradan çıkıp, tabana kuvvet Kızılay'a ulaşıyorum. Oradan Cebeci'ye... Cebeci'den Ulus'a... (Ah ülen parasızlık, gözün kör olsun emi.!. Yıldırımlara gelesin.!. )
Görüşme yaptığım her yerden -söz aramızda- eli boş dönüyorum... Millet, malını pazarlamaktan çekiniyor yav.!. Neymiş.?. Şu kadar nakit, iş yeri belgesi; yok bilmem, şu kadar milyonluk "teminat mektubu" falan filan gerekiyormuş... Peşin para ödenmedikçe, kırmızı mühürlü senet de olsa, mal veremiyorlarmış... Para peşin, kırmızı meşin yani... Ah sizi ah.!. meşin olasınız emi.!.
Ulen, peşinat olduktan sonra sizinle işim ne? Ha.!?
Ah lan kahpe felek ah.!. İnsanlık hakkaten ölmüş yav.!. Bi de utanmadan validelerinin nikah parasını isterler. (Kibarlığımdan, "analarının" demedim.)
Otuz yıllık devlet memuru bendenizin cebindeyse, topu topu üç beş kuruş var... Üstelik tabanlarım şişmiş, ağzımdan lokma geçmemiş ve sırtımdan, Fırat nehri çağıltısıyla ter akıyor. Olsun, gam değil.!. Yeter ki eve eli boş, yüzü kara dönmeyeyim. Anlayacağınız, iyice umutsuzlaşmışım...
PhotobucketAman Tanrım o da ne?..
(Sevgili okuyucular, heyecanlandınız di'i mi?)
Bu bir mucize olmalı!.. Evet evet, vitrinde bir SU ARITMA AYGITI...
Bedeli evimin kirası kadar da olsa, almalıyım...
Uzatmayayım, aldım da...
Veee, atladığım gibi otobüse, vardım memleketeee...
Evdeki hallerimi siz tahmin edin artık... Bayramlık çocuklar gibiyim. İnanır mısınız, o gece yatağımı Su Arıtma Aygıtımla paylaştım.
Sabahı güç ettim... .
Sabahın ilk ışıklarıyla düştüm sokaklara... Elimde Su Arıtma Aygıtı... Pazarlayacağım... O kapı senin, bu kapı benim; yılmadan dolaştım...
Ama arkadaş, bu insanlar bayağı cahilmiş canım!..
Biz de bunlara hizmet yarışındayız oysa... Bu güzide aracın önemini bi türlü kavrayamıyorlar yav.!. Cahillik olur ama bu kadarı da fazla azizim.!.
Eh n'olcek mirim, cahil tayfasından alim çıkmaz ki.!.
Yav, kendimden değil; bu cahillikle memlekete bi haller olacağından korkuyorum...
*
PhotobucketBöylesi yoğun ve yorucu bir çabayla, yirmi gün direndim... Büyük oğlum; "Gel vazgeç bu sevdadan baba, ayıptır, yaşından başından utan!." demeseydi; belki de, "Mal satamayan en inatçı pazarlamacı" sıfatıyla GİNES REKORLAR KİTABI'na girmiş olacaktım... (İngilizce bilmediğimden GUINNESS yazamadım, lütfen cehaletime bağışlayın.!. )
Sonunda, çaresiz bu işi de bıraktım... Şimdi, kendi köşemde ve sabırla; yeni bir pazarlamacılık önerisi alacağım günü bekliyorum...
*
"Hadi abileriiim.!. Jiletleeer.!. Çakmaktaşlarııı.!. Aynalaaar.!. "

*sevdakâr çelik (Gazete DOSYA*05-19Aralık2oo2,sayı:18)

15 Ocak 2009 Perşembe

SEN TAVUK YİYEMEZSİN *ÖYKÜ *Sezer ODABAŞIOĞLU

Photobucket
Bu kez kararlıydım. Her ne pahasına olursa olsun, bugün pilav üstü nohut yemeyecektim. Bir yıldır, ay başlarında domates çorbası içmekten ve pilav üstü nohut yemekten gına gelmişti. Kaç zamandır, aklıma pilav üstü nohut geldikçe mideme kramplar girer olmuştu. Eh, bu ay başında da kendime dört başı mamur bir yemek ziyafeti veremezsem yuh olsundu bana artık.
Bakkal, kasap, manav ve kira giderleri toplamını usumdan atar atmaz, ani bir hareketle lokantaya girdim.
PhotobucketLokanta, tertemiz ve sıcacıktı. Dışarıda, iliklerime dek üşümüştüm. Yüzüme çarpan sıcaklıkla bir an rahatladım ve sersemledim. Öylece, kapı ağzında kalakaldım.
Ardımdan, lokantaya giren üç müşteriden birinin omuz darbesiyle kendime geldim. Biraz kızdım, biraz utandım. Bana çarpan yüzüme baktı; ama, bir özür bile dilemedi. Sonra arkadaşlarının peşinden yürüdü. Arkadaşlarıyla birlikte bir masaya oturdu.. Bu arada, ben de sağ köşedeki masalardan birine oturdum.
Masama oturur oturmaz, garson gelip hemen servise başlayacak sanıyordum; ama, yanılmışım. Ne gelen, ne de giden oldu. Beklemeye başladım. Keşke, daha önceki ay başlarında gittiğim lokantaya gitseydim... Bu kadar çok beklemezdim. Oranın garsonları, daha ben kapıdayken karşılarlar, masamı gösterirler, hatta, çorbamı ve pilav üstü nohudumu çoktan getirmiş olurlardı. PhotobucketBeklemekten sıkıldım ve birden keyfim kaçtı. Sıkıntıyla çevremi incelemeye başladım. Pek fazla çatal, kaşık sesleri gelmiyordu; ama, benden başka herkes yemeklerini yiyordu. Bir ben bekletiliyordum ya da bana öyle geliyordu. Az önce bana çarpan ve arkadaşları da, iştahla iskenderlerini yiyorlardı. Birden imrendim ve karar verdim. Ben de, kendime bir iskender ziyafeti çekecektim. Hem de bir buçuk iskender yiyecektim.
Fakat, geciken ilgiden midir nedir, midem hem kazınmaya hem de ağrımaya başladı. Midemi ovuşturmaya başladım. Bu arada, birden ilçedeki yankesicilerin varlığı usuma düştü. Hep anlatırlardı. Buranın cepçileri şık giyimli ve kibar olurlarmış. Az önce adamın biri bana omuz vurmuştu. Sakın? Kuşkuyla bana çarpan adama baktım. Adam, durmaksızın iskenderini atıştırıyordu. Telaşla cüzdanıma el attım. Cebimdeydi. Çıkardım. Masa altında gizlice aylığımı saydım. Tüm param tamamdı. Rahatladım ve derin bir nefes aldım. Kendimden de utandım.Yine garsonu beklemeyi ve çevreme göz gezdirmeyi sürdürdüm.
PhotobucketKarşı masalardan birinde, şişman bir bey, oburluk derecesindeki iştahıyla haşlanmış tavuk yiyordu. İlgimi çekti. Az önce, bu şişman beyi görmemiştim. Ben midemle ve cüzdanımla ilgilenirken mi gelmişti ne. Allahım, o ne iştah, o ne yiyişti öyle. Sanki, kıtlıktan çıkmış gibiydi. Gözümü alamıyordum. Çatalı, bıçağı bir yana atmış, on parmağıyla yiyordu. Çenesi de yağlanmıştı. Bir an, kendisini izlediğimin farkına vardı, sanırım. O da bana göz ucuyla şöyle bir baktı; ama, umursamadı. Tavuğun budunu yakalayıp iki lokmada sıyırdı. Farkında olmadan yutkunmuşum. Utandım kendimden. Kapanmak üzere olan iştahım yeniden açılmıştı. Midem gurulduyordu ve her yanıma ateş basmıştı. Şişman beyin iştahı, kararımı etkilemişti. O anda, ben de haşlanmış tavuk yemeye karar verdim.
PhotobucketGarson da, nerede kalmıştı böyle? Sinirlenmeye başlamıştım artık. Tam seslenecektim ki, dibimde bitiverdi:
“Kusura bakma, hocam... Beklettik,” diyerek özür diledi.
Benim de, o anda hoşgörürlüğüm ve kibarlığım tuttu:
“Önemli değil, önemli değil,” dedim.
Yemeklerini bir papağan gibi ezberden saymaya başladı:
“Mercimek, domates, işkembe, taze fasulye, kıymalı yumurta, biber dolma,” derken susturdum:
“Gerek yok, gerek yok,” dedim. “Sen, bana bir bütün haşlanmış tavuk getir.”
Şaşırdı. Yüzüme baktı:
“Ama, sen tavuk yiyemezsin hocam,” deyince telaşlandım.
Hevesim kursağımda kalıyor sandım:
“Neden? Kalmadı mı? Yok mu yoksa,” dedim.
Gözüm, yine şişman beye kaydı. Tavuğunu çoktan bitirmiş, koca koca lokmaları, tavuk suyuna batırıp batırıp yutuyordu.
“Var, var hocam da... Sen yiyemezsin.”
Zayıflığım suçlanıyor sandım. Sinirlendim:
“Yerim, yerim... Sen, benim zayıf olduğuma bakma. Ben, bu halimle tavuk da yerim, kuzu da.”
“Maşallah... Hiç göstermiyorsun ama, hocam.”
İlk kez, zayıf olduğuma üzüldüm: “ Keşke, biraz toplu olsaydım... Garson bile halime acıdı, bak,” diye düşündüm. Sonra:
“Aslında buldum mu, çok yerim ben,” diyerek kendimi savundum, hiç gereği yokken.
Hizmette geciktiği yetmezmiş gibi bir de müşterilere ne yiyemeyeceğini
söyleyen bu garson, canımı iyice sıkmıştı artık:
“Müşterilerin ne yiyip ne yemeyeceğine sen mi kara verirsin hep böyle,” diyerek çıkıştım.
Photobucket...... Çekindi:
“Yoo, hocam... Estağfurullah, estafurullah da,” dedi.
“Eee, öyleyse,” dedim, sesimi yükselterek.
“Tamam hocam, tamam... Size bir yarım tavuk,” deyince çılgına döndüm, bu kez.
“Bende yarım insan hali mi var? Çabuk, bana bir bütün tavuk getir, diyerek çıkıştım.
Garson, çıkışmama şaşırdı ve birden telaşlandı:
“Tamam hocam, tamam. Siz bilirsiniz,” diyerek sıvıştı.
Şunun şurasında, ağız tadıyla bir tavuk yiyelim, demiştik... Onu da bir garson parçası burnumdan getirmişti. Sinirden titriyordum. Böylelerini nasıl garson yaparlardı, bilmem. Hem saygısız, hem de pişkindi. Olur şey değildi. Benim tavuk yiyip yiyemeyeceğimi nereden bilebilirdi?
“Başıma medyum mu kesildin, ukala şey? Ben, öyle bir tavuk yerim ki, ne derisini ne de gerisini bırakırım. Sen, ne bilirsin... Siler süpürürüm evelallah. Zayıfsam zayıfım, n’olmuş yani. Zayıfların tavuk yiyemeyeceği hakkında ayet mi var? Nasıl tavuk yenirmiş, sen getir de gör, bak. Ulan, ben istesem tavuk yeme yarışına bile girerim. Zayıfsam zayıfım... Kim, ne der? Benim zayıflığım yememekten değil ki... Elimde değil, yakıyorum işte. Ne yapayım? Sen, hele bir tavuğu getir. Bak, gör o zaman... Ne yapıyorum ben, o tavuğu.”
PhotobucketSinirimi hoplatan garson, yine yanıma gelmeye cesaret edememiş olacaktı ki, kısa boylu bir garson getirdi, haşlanmış tavuğumu. Servis yaptıktan sonra:
“Afiyet olsun hocam,” dedi kibarca ve uzaklaştı.
Ardından:
“Teşekkür ederim,” dedim.
Sonunda, haşlanmış tavuğumla baş başa kalmıştım. Çevreme bakındım. Lokantada benden başka kimse kalmamıştı.Haşlanmış tavuğumu rahat rahat yiyebilirdim, artık. Kavgaya girer gibi saldırdım, tavuğa: “Ben, tavuk yiyemezmişim ha! Ben, tavuk yiyemezmişim ha! Seyret, bak...Nasıl tavuk yenirmiş. Gör... Gör de, insanlar hakkında önyargılı olma bir daha. Zayıfımdır ama, iştahım yerindedir evvel Allah. Ben, bu iştahla değil bir tavuk, bir kuzuyu bile deviririm. Sen, ne sandın beni?”
Hırsla ve çabuk çabuk beyaz et parçalarını koca koca lokmalar halinde mideme indirmeye başladım. Sinir garson, göz ucuyla beni izliyordu. Bu, çok hoşuma gitmişti. Garsona dersini veriyorum düşüncesiyle şımardım. Kısa sürede, tavuğun ne derisini ne de gerisini bırakmadım. Sadece, suyu kalmıştı. Suyunu bırakır mıydım hiç. Bırakmadım. Az önce imrendiğim bey gibi tavuk suyunu da hallettim. Bir bütün tavuktan geriye sadece kemikleri kalmıştı. Zafer kazanmış bir kumandan gibi onurlandım. Tavuğun üstüne, tatlı iyi giderdi. Kısa boylu garsona işaret ettim.
PhotobucketBu garson, çok saygılıydı:
“Buyur, hocam,” dedi saygıyla.
“Bir kalburüstü,” diyerek tatlımı istedim.
Garson:
“Hemen hocam,” diyerek gitti.
Tatlımı getirdi ve çekildi. Kalburüstünü dört çatal darbesiyle hallettim. Buz gibi bir bardak suyu da ardından gönderdim. Ziyafet tamamdı. Onurlandım. Sigaramı da dışarıda içecektim. Yavaş yavaş toparlandım. Kapı ağzındaki kasiyere yaklaştım. Yediklerimi bilen kasiyer, benden öyle bir hesap istedi ki, titredim. Renkten renge girdim. Dahası, oracıkta düşüp bayılacağım sandım. Altı üstü, bir tavuk, bir kalburüstü yemiştim. Bu, ne kabarık hesaptı böyle!
Sinir garsona, şöyle göz ucuyla bir baktım. Kollarını göğsünde kavuşturmuş: “Ben, sana, sen tavuk yiyemezsin hocam, demiştim. Ama, sen beni dinlemedin. Oh olsun, sana,” der gibi bakıyordu.
Bozguna uğramış gibiydim.Yıkılmışlıkla garsonla göz göze gelmekten çekindim. Umarsız hesabı ödedim ve kaçarcasına lokantadan çıktım.
Bir daha kendime ziyafet çekmek mi? Tövbeler olsun. Ben tavuk değil, tavuk beni yemişti, sanki.
Photobucket*BİTTİ*Photobucket

13 Ekim 2008 Pazartesi

erhan tığlı_mizah öyküsü:
Photobucket
MANYAK OLMAK BEDAVA!

Çoğu kişi, doktor olmadığı halde teşhis koymaya bayılır. Sözgelişi, bir yerimiz ağrısa dudak büker, biraz düşünür, bilgiç bir tavırla, “Sende şu hastalık var” der. Demekle yetinmez, otlu önerilerde bulunur: “Sabah akşam yeşil çay iç. Kekik, keten tohumu da iyi gelir. Hele tarçını hiç ihmal etme. Günde iki bardak rezene çayı içtin miydi hiçbir şeyin kalmaz...”
Dediklerinin hepsini yapmaya kalksan için dışın rezene çayı, tarçın, kekik, keten tohumu olur; yemeğe, su içmeye vakit bulamazsın. Miden bulanır, karnın ağrır...
PhotobucketCanın sıkılsa, moralin bozuk olsa depresyon geçirdiğini ileri sürer. Saçma önerilerine kızıp bağırsan, “sende stres var. Adaçayı ile ıhlamur içersen rahatlar, ferahlarsın” diye akıl verir. Daha buna benzer neler derler neler...
Bu teşhis koyma hastalığı büyüklerden gençlere, hatta çocuklara sıçradı. Günümüzün moda sözcüğü “manyak”! Davranışlarını beğenmedikleri kişilere “manyak” yaftasını yapıştırıveriyorlar hemen. Hobi bile manyaklık sayılıyor. Ne yapsan manyaklıktan kurtulamıyorsun. Bence herkeste manyaklık aramak da bir çeşit manyaklık!
“Yahu sen ne manyak adamsın be! Para kazanıp köşeye dönmeye çalışacağına, beş para etmeyen yazılar, şiirler yazıp duruyorsun...”
“Kardeşim, sen manyak mısın, yoksa tipin mi öyle gösteriyor? Borç para verilir mi bu devirde? Borcunu veren enayi sayılıyor. Sen o paranın üstüne bir bardak soğuk su iç.”
“Manyağa bak! Zengin kısmete hayır dedi de, gitti bir çulsuza vardı. Neymiş, seviyormuş. Aşk üç günlüktür. Zenginlik ise ömür boyu rahatlık verir.”
“Ben sana manyak demeyeyim de kime diyeyim? Sanat karın doyurur mu? Ressamlar aç geziyor. Yazarlar da hapse tıkılıyor. Bol paralı meslek seç kendine.”
Geçenlerde bir duvar yazısı okudum. Şöyle diyordu: “Aşk bir göldür; içinde manyaklar yüzer.”Photobucket
Bir süre önce de bir kabadayı, rakiplerinden birine, “Ulan! Seni mermi manyağı yaparım be!” diye medyan okuyordu...
Komşunun beş yaşında bir çocuğu var. Almanya’da doğduğu, büyüdüğü için pek Türkçe bilmiyor. Memlekete tatil geldiklerinde, oyun oynadığı çocuklardan Türkçe öğrenmeye çalışıyor. Yeni bir sözcük öğrendiği zaman seviniyor.
Geçenlerse annesinin yanına gelmiş, mutlu bir gülüşle, “Bugün yeni bir sözcük öğrendim anne!” diye bağırmış.
Glitter Graphics

Annesi merakla, “Ne öğrendin oğlum?” diye sormuş.
“Manyak!”
“Niye bana manyak diyorsun bakayım?”
“Ben demiyorum. Arkadaşım dedi.”
“Ne şey arkadaşın var senin öyle. Başka öğretecek söz bulamamış mı?”
“Öğretmedi, bana manyak dedi. Manyak ne demek anne?”
Anne çocuğunu üzmemek için yalan söylemiş:
“Manyak; iyi, güzel demek oğlum.”
Çocuğun hoşuna gitmiş bu manyaklık. İkide birde söylemeye başlamış:
“Yemek çok manyak olmuş anne. Eline sağlık!”
“Bugün manyak biriyle tanıştım.”
“Yeni aldığın gömlek hiç de manyak değil. Beğenmedim.”
İşin tuhafı, bu sözü eve gelen konuklara da söylemiş. Kendisiyle ilgilenip başını okşamışlar, hoşuna gitmiş bizimkinin Coşmuş:
“Bu manyaklar her zaman gelsin evimize!” demiş annesine.
Glitter Graphics

***
Ancak uzman doktorların teşhis koyduktan sonra söyleyebileceği manyaklık özelliği, çoluk çocuğun diline düşerse böyle olur işte!
Söz aramızda, tıp fakültesinin yanından bile geçmemiş ve de kendi derdine derman olamadığı halde, başkalarına ilaç sunan, akıl veren doktorlar(!) pek çok. Ama toplumumuz gene de hastalıktan kurtulamıyor bir türlü. Hele politika doktorları, halkı tedavi edeceklerini, onları dertten kurtaracaklarını söyleyerek başa geçiyorlar da, hastalıkları azaltacaklarına çoğaltıyorlar büsbütün. Kendileri hastalığın ta kendisi oluyorlar, söz ve davranışlarıyla bizi hasta ediyorlar. Öldürmekten, kan dökmekten zevk alan manyak teröristlere karşı gereken önlemleri almıyorlar, lafla vakit geçiriyorlar, birkaç kınama mesajıyla görevlerini yaptıklarını sanıyorlar! Bu durumda, biz manyak olmayalım da kim olsun?




Photobucket*BİTTİ*Photobucket

10 Ekim 2008 Cuma

sevdakâr çelik *mizahî izah-lar* PALAVRA SOSLU YALANLAR

sevdakâr çelik_ PALAVRA SOSLU YALANLAR
Söz sohbet arasında –bir punduna getirip- yalandan nefret ettiğimizi belirtir, güvenirliğimizi tescil ettirmeye çalışırız. “Yalandan korkmam, yılandan korktuğum kadar.” deriz. Hiç gereği yokken, yalan söylemediğimize dair yemin billâh ederiz. “Allahını seversen söyle Mamıt Abi, sen hiç benim yalanımı gördün mü?” diyerek, yanımızdaki Mamıt (Mahmut) Abiyi şahit tutarız. Böyle bir durumda hangi Mamıt abi, yüzümüze baka baka; “Yalanını gördüm.” diyebilir ki; hiç olacak iş mi?
“Yalanımı bul, aha bu bıyıkları kesmezsem adam değilim.” sözü de meşhur kelamımızdır.
Fakat biliriz ki; işin aslı ve hatta dananın kuyruğu hiç de öyle değil…


*
Şimdi gelin, günlük konuşmalarımıza şöööyle bir göz atalım ve işin aslı astarı nasılmış görelim hele:
*-*-*
+Rahmetli DEDEM pek namlı bir pehlivanmış azizim. Bir oturuşta bir kuzuyu yiyip, üstüne de bir tepsi tereyağlı baklavayı bitiriyormuş rahmetli. Bir dikişte bir testi ayranı mideye indirdiğini de saymıyorum ha!
+BU ayakkabıyı size tavsiye ederim, çok da yakıştı. Vinileks gibi durmasına bakmayın, hakikî işlenmiş deridir.
+BİZ ailecek böyleyiz, kursağımızdan bir lokma haram lokma geçmemiştir. Yalnız çok eskiden bi keresinde felaket acıkmıştım. Geceleyin mahalle fırınının camını kırıp ekmek aşırmıştım... Fakat ne yaptım? Doyduğum kadarını yiyip, kalanı da götürüp yine fırına bıraktım ha! Gençlik işte!.. Bi keresinde de bakkaldan lokum aşırmıştım... keh kih... hepsi bu...
+BENDE içki, sigara, kumar gibi kötü alışkanlıklar yoktur azizim. Torun torba sahibi olduk, ama hayatta ağzıma bi yudum içki koymuş adam değilim. Şarabın, rakının, viskinin, cin toniğin, romun, tekilanın, kanyağın, votkanın ne tadını ne de kokusunu bilirim. Eh, bu güzel gecede sizi yalnız bırakmak da şık olmaz tabii. Hadi şerefe!
+SİZİ şerefimle temin ederim ki, maliyetini kurtarmıyor abicim. Yoksa sizin gibi muhterem bir müşterimizi üzer miyiz?
+LOKANTAMIZDA kesinlikle tereyağı kullanırız. Ayrıca, müşteriye bayat yemek vermek defterimizde yazmaz. Namusum ve şerefim üzerine yemin ederim ki; evvelsi günden kalma iki kazan işkembe çorbasını, daha az önce çöpe boşalttık. Aslında, milli serveti boşu boşuna heba ediyoruz. Yav abi, çok da lezzetliydi mübarek çorba ha.!.
+BURASI benim değil senindir. Çekinme, her zaman beklerim.
+KENDİM için bi şey istiyorsam namerdim.
+SİZİ tanımamak mümkün mü şeker abicim? Her gün galerimizin önünden geçersiniz ve çok da dikkatimizi çekersiniz. Ne yalan söyleyeyim; size hayranlık duyar, merak da ederdim. İçimden, şu son model araba bu şehirde ancak bu abimize yakışır derdim; inanmazsanız patrona sorun!. Neee, hapisaneden daha dün mü çıktınız?. Vay be, hakkaten insanoğlu çift yaratılmış şeker abicim be! Hayret vallahi! Benzerliğin bu kadarına da pes yani! Aslında farkı fark etmeliydim. Benzerinizle aranızdaki farkı şimdi fark ettim iyi mi? Öyle ya, siz ayakkabılarınızın topuğuna basıyosunuz şeker abicim be!
+BU YOLLARI avucumun içi gibi bilirim. Biz ailecek şoförüz.
+BENİM parada pulda gözüm yoktur. Dünya malı dünyada kalıyo anasını satiyim. Ben, SPOR LOTOyu da ALTILI GANYANı da zevk için oynarım üstadım.
+” VAAAY Recai, iki gözüm, şerrefsizim az önce aklımdan geçtin! Telefon edip, şu bizim hayırsızı bi arayayım artık demiştim kiii, tam o sırada senin telefon geldi. Demek ki hakkaten kalp kalbe karşıymış. Eee, daha daha nasılsın lan hayırsız!?. Ulan elinin altında telefon, insan bi arayıp sorar arkadaşını bre.!..”
+ABİCİM, ben harbi adamımdır; söz verdim mi, öleceğimi bilsem sözümden dönmem.
+ESKİDEN nerdeee, o “çekme kurtarma” araçları?. Araban yolda kalsa, çamura saplansa, yandın!. Ama hamdolsun bizim böyle bir korkumuz olmadı hiç. Bi keresinde çamura saplanan traktörümüzü 6 mandaya çektirdik de milim kıpırdatamadık. Cafer Emmim bi sinirlendi, “Şöyle kenara çekilin bakalım!” dedi. O koccaman traktöre halatı bağladı, halatı dişlerinin arasına aldığı gibi; hooop, traktör çamurdan kurtuldu. Cafer Emmimi sinirlendir, sonra da geç on boğayla güreşmesini seyret!. Battal Gazi gibi adamdı rahmetli.
+CANIM abicim, bu arabanın yaşına modeline aldırmayacaksın. Daha motoru “tık” etmedi. Masraf çıkarmaz. Kafan sarmazsa geri getir, iki katı fiyatla bana sat; almazsam namerdim!
+YAV EMMİOĞLU, keşke canımı isteseydin de borç istemeseydin; hele de bugün… Şerrefsizim çok mahcup oldum. Marketçilik yaptığımıza aldanma, işler çok kesat. Seni çok severim bilirsin. Benim için dostluk paradan önce gelir. Para dediğin el kiridir emmioğlu!
+SATTIĞIMIZ fiyata, gidip aynı malı alamıyoruz; en iyisi satmamak, ama maksat sizin gibi muhterem müşterilerimizin işi görülsün.
+DAHA siftah etmedim. Hiç olmazsa bir siftahlık ver!
+BENİM için güzellik önemli değildir. Ben insanda karakter ararım, karakter.
+ HEM Türkân Şoray’ın ve hem de Müjde Ar’ın evlenme tekliflerini geri çevirmiş adamım. Ahu Tuğba az mı koşturdu peşimizden… Bizim aileye artist milleti yakışmaz hemşerim!
+YAV boş verin İbrahim ERKAL’ı.!. Yav, bizim İBO işte. Çocukluk arkadaşımdır kerata. Bileğine de çok sağlamdır ha! Onunla sırt sırta verip ne kavgalara giriştik!. Bir gün evime misafir ol, İbrahim ERKAL’la birlikte çektirdiğimiz fotoğrafları göstereyim. Bir albüm dolusu fotoğrafımız var bizim İBO’yla. Çocukken çirkiiin, kara kuru bi şeydi. Şimdi hem yakışıklı, hem de pek karizmatik oldu. E, ne de olsa hemşerimdir!
+ ”X” Bakanı, teyzemin eşiyle asker arkadaşıdır. İçtikleri su ayrı gitmez.
+PUANIM tıbbiyeyi tutuyordu, ama kafam sarmadığı için kayıt yaptırmadım. Ben özgürlüğüme düşkünümdür. Öyle sıkı işlere gelemem arkadaş!. Sonra, doktor olsan ne yazar!..
+GENÇLİĞİMDE tığ gibiydim. Eh, mutlu bi evlilikle gelen düzenli bi hayat insanda biraz da kilo yaptırıyo azizim.
+VALLA’A ne diyeyim ki? Bizim hanım kuzu gibidir, ağzı var dili yok! Hamdolsun, gül gibi geçinip gidiyoruz işte!
+BEN, onu bunu bilmem arkadaş; bekârlık sultanlıktır!
+ERKEK adam karıdan korkmaz o’olum! Örnek arıyorsan, bana bakacaksın. Sabahın köründe evden bi çıkarım, dışarıda keyfime bakarım. Kahveden en son ayrılan müşteri de ben olurum. Eve gecenin köründe de dönsem, hatun ayakta karşılar beni. Daha vaki değildir ki, ben gelmeden uyumuş olsun. Eee, erkekliğe muhallebi yedirtmek şanımıza yakışmaz aslanım!
+KIZIMIZI nice avukatlar doktorlar istedi de vermedik.
+AİLECEK prensipliyizdir. Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesi’nden yapılan günlük raporları radyodan dinlemeden, kesinlikle dışarıya adım atmayız. Biz çok prensipli bir aileyiz...
+BİR UCUMUZ Osmanlı Sarayı’na dayanır... Altı göbek evvelki dedemiz Hüsmen Ağa, padişahın “Ser seyis”iymiş... yaaa!.. Söylemesi ayıp; “Ser”, baş demektir. (Soğan başı değil tabiî.)
+SİLAHI gösteriş olarak taşımak, erkekliğin raconunda yazmaz koçum! On beş yıllık hanımım bile, belimde çift tabancayla gezdiğimi hâlâ bilmez… Misal yani!..

+BİZİM sülalenin erkekleri var ya, hepsi askerde çavuştu.

“PALAVRA SOSLU YALANLAR” konusunda tongaya basmamanız için bir iki ufak tiyo vermeyi vicdani görev sayarım:
Efenim!
Karşımızdaki birinin palavra attığını çok kolaylıkla çaksak da, kendimiz söz konusu olunca pek fazla emin olamayabiliriz.
Bizim konuşmalarımız sırasında karşımızdaki eğer; “Ufak doğra ki civcivler de yesin koç!” ya da “Atma Recep din kardeşiyiz!” dediyse, vahim bir durum içindeyiz demektir. Böyle bir durumda gerekli tedbirleri almak zorundayız. Ya da ne bileyim, “Benim adım nas’olsa Recep değil!” diye düşünüp, üstümüze alınmıyor da olabiliriz. Öyleyse, mesele yok demektir. Hiiiç keyfimizi bozmadan sohbetimize devam edelim! Öyle ya, nasıl olsa adımız Recep değil!.. Hatta en kısa zamanda aile şeceremizi de ufaktan ufaktan incelemeye alsak fena olmaz. Muhtemelen, ailede namlı avcılar olabilir.
Baktık ki ailenin geçmişinde gerçekten avcılık var, vurduğumuz tilkilerin kuyruğunu, kim ne derse desin 40 metreden aşağı indirmemeliyiz. Eğer üstümüze çok fazla geliniyor ve “Ufak doğra ki civcivler de yesin koççum!” deniyorsa, sakın telaşa kapılmayalım! Ehhe öhhö yaparak gırtlağımızı temizleyelim. Gırtlak temizleyerek söze başlayanlardan çekinir bizim millet, bizden de çekineceklerdir. Sakın korkmayalım ve soğukkanlılığımızı yitirmeyelim. Hemen ardından bardağımıza uzanalım ve bir yudum su içelim! Şimdi tamamdır. Her şey yolunda…
Kuyruk uzunluğu 40 metre olan bir tilki vurduğumuzu söylediğimizde itirazlar mı oldu?. Olsun, sorun değil artık. Tilkilerin kuyruğunu önce 30’a, sonra 20’ye ve en sonunda da 10 metreye indirelim. Kesinlikle 10 metreden bir gıdım bile aşağı inmeyelim, -ki palavra attığımızı düşünmesinler.


Sevgili Okuyucum,
Daktilomun şeridindeki problem nedeniyle, yazımı burada sonlamak durumundayım. Yoksa ben var ya, ben!. Ben, bu gibi konularda değil kitap; söylemesi ayıp, ansiklopedi yazarım alimallah, ansiklopedi!.. Hem de 40 cilt…

-Öhhööö!
-30 cilt!
-Öhhööö!
-20 cilt!
-Öhhööö!
-10 cilt!
-Öhhööööööööö!
-10 ciltten bir gıdım aşağı inmem arkadaş!.. Ben sözümün eriyim, kellemi de kesseniz dediğimden dönmem… 10 cilt!

Gülünüz, güldürünüz… /
Hoşça kalınız!

0O
Efenim!
Bugünkü muhabbetimiz de göz açıp kapayıncaya dek sona erdi.
Biliyosunuz, biz atmayı pek severiz; ama siz siz olun, örneğin; çiçek atın, temel atın, göz atın, hatta dilerseniz kapıya pencereye kafa atın, yeter ki palavra atmayın!
Palavrayı ben de sevmem.
‘Kırkpınar yağlı güreş karşılaşmalarında tam üç kez altın kemerle ödüllendirildim’ desem n’olur, demesem n’olur? Bu konuda palavra atsam, ne boyum uzar ne de kilom artar. Altı üstü altın kemer işte. Hem de bugünkü imkânlara sahip değilken elde etmişiz…
Pehlivanlığımızı bilen bilir, bilmeyenler de haddini bilir; benim açıklamam kaç yazar!.
Çok namlı bir pehlivan olduğumuzu açık etmemiz iş mi yani efenim!..Zaten yedi düvele nam salmışız…
Sahi, şey! Sarılın kalem ve kâğıtlarınıza; gün yüzü görmemiş taze palavralar yazın! Koyun yazdıklarınızı zarfa, adresimize -e-mail atın!
Atmak iyidir efenim, atmaktan korkmayın!
Atın, atın!..


Photobucket*BİTTİ*Photobucket


08 Eylül 2008 Pazartesi

Photobucket
*Sezer ODABAŞIOĞLU _mizah öyküsü*
AYIPTIR SÖYLEMESİ
YENGEN OLUR

Halter sporu yaptığının ve düzgün, kaslı bir vücudu olduğunu söylerlerdi de, ben pek inanmazdım. Bencileyin kara kuru, dal gibi bir oğlandı. Çerden çöpten kollu bu oğlan, onca ağırlığı nasıl kaldırabilirdi?.. İnanılacak gibi değildi.
Gel gelelim, o benim tüm bu inanmazlığım ve küçümserliğime inat, seke seke, dar ve ince kemikli göğsünü şişire şişire, kollarını havalı havalı yanlarına aça aça, o cadde benim, o sokak senin, tüm gün aylak aylak dolaşır dururdu. Sıkça da rastlaşırdık, nedense?.. Briyantinli ve birbirine yapışmış, uzun, sarı saçlarını ince, uzun kemikli parmaklarıyla sık sık tarar, pencerelerdeki kızlara pozlu pozlu bakışlar atardı. O pozlarını, o kasıntı yürüyüşlerini, o keskin mavi bakışlarını hiç mi hiç sevmezdim. Zorla değil ya... Zıddıma giden bir oğlandı işte!..
“Sevmediğim başımda bitti,” derler ya, her nasılsa, o da benim başımda bitti... Yani, tanıştırıldım ve her karşılaşmamızda onu selamlar oldum. Adı: Hamza, idi. Tanıştırıldığımızın haftasında da, bu sıska vücutlu, halter sporcusuyum diye böbürlenmekten onur duyan sevimsiz arkadaşımın, -artık arkadaşım demek zorundayım- gülünç bir öyküsünü işittim ve saçma bir kıskaçlıkla çok keyiflendim.
Öyküsü şu:
Her nasılsa kendinden iri biriyle dalaşmış... Ağız dalaşı ve küfürleşmeler sırasında da:
“Git!.. Benim başımı belaya sokma!.. Gel, akıllı ol, git başımdan. Ben halterim... Şimdi bi yanını kırarım, elimde kalırsın! Defol, git başımdan,” diye uyarmış hasmını.
Hasmı olacak, takar mı!.. Elde neler var... Bizimkine o anda, okkalı bir yumruk patlatmış. Bizimki aynen yerde, tabii!.. Neye uğradığını şaşırmış...
Sonra, yediği yumruğun acısıyla çenesini tutarak ayağa fırlamış ve.... hasmının elini sıkıp:
“Boksör olduğunu daha önce niye söylemedin be, kardeşim?.. Esaslı yumruktu ama!.. Helal olsun sana! Sporcuları severim ben... Sporcularla takışmak da istemem,” demiş ve hızla oradan uzaklaşmış. Hasmı da ardından bakakalmış.
Selamlaşmaktan öteye gitmeyen arkadaşlığımdan sıkılmış olacak ki, bir gün yanıma geldi:
“Gel, bugün birlikte gezelim Selim,” dedi.
Yalnızdım ve sıkılıyordum. İstekli isteksiz önerisini kabul ettim. Uzun süre konuşmadan yürüdük. O da benim gibi pek konuşkan değildi. Suskun ve yavaştık.
Şimdiye dek hiç gezmediğim dar sokak aralarına girince meraklandım:
“Biz nereye gidiyoruz, Hamza,” dedim.
Rahat ve ukala bir biçimde:
“Üzümünü ye, bağını sorma sen,” dedi. Güldü. Gözleri ışıldadı: “Bir numara yengeni görmeye gidiyoruz. Ama, önce eve uğramamız lazım.”
Yengemizi görmeye gideceğimizi anladım ya, evlerine uğramanın ne gereği vardı?.. Yoksa, giysi falan mı değiştirecekti?
“Evde ne işimiz var ki,” diyerek isteksizliğimi belirttim.
“Çalışma saatim geldi,” dedi. “Uzun sürmez, bir saat sabredeceksin, sonra benim kızı göreceksin... Meraklanma.”
Önden önden yürüyordu. Bense ağırdan alıyordum: “Dangalak, ben senin kızının nesini meraklanacağım,” diye sessizce öfkelendim. Gene de ardındaydım.
Mahallesine gelmiştik, sanırım. Daha bir pozlu pozlu yürüyordu, şimdi. Pencerelerdeki mahalle kızları da kıkırdaşıyor, bizleri birilerine gösteriyor ve camların ardından kaçışıyorlardı. Sıkılmıştım.
Sonunda el tokmaklı, çift kanatlı, eski bir kapının önünde durduk. Bir omuzladı, kapı gürültüyle açıldı..
. Photobucket
Arka bahçeye geçince hemen üstünü soyundu. İnce kemikli göğsü ortaya çıkınca, şaşırmadım değil... Şaşırdım, hem de çok şaşırdım. Vücudu hiç de düşündüğüm gibi değildi ve koltukları kanatlıydı. Pazıları da sertti.
Üstteki pencerelerin birinden:
“Hamza!.. Sen misin oğlum,” diye annesi seslendi.
Hamza, gereksiz bir öfkeyle:
“Benim!.. N’olmuş,” diye bağırdı.
Kadın sessizce pencereden çekildi.
Hamza, gösterisine yeni başlayacak bir halterci tavrıyla vücuduyla bana çeşitli pozlar vermeye başladı. Yaptığı vücut gösterisinden oldukça mutluydu.
“Nasıl,” dedi. “vücudum iyi mi?”
Ses vermedim. Bir süre vücut yapmasını sürdürdü. Kıskançlıkla karışık bir hayranlıkla onu seyrediyordum.
Vücut yapmayı bıraktı. Soluklandı. Türlü türlü soluk aldı verdi. Yerdeki halter aracına yaklaştı. Halterin tüm ağırlık tekerlekleri iki ucundaydı. Titredi ve tam halteri kavrayacakken birden vazgeçti.
Bana pis pis baktı ve ukalaca:
“Gel,” dedi. “kaldırmayı dene.”
Korkuyla geri çekildim.
“Yok,” dedim. “ben kaldıramam.”
“Kaldırabildiğin kadar kaldır, canım... Hadi nazlanma. Gel... Sen erkek değil misin,” diyerek kışkırttı.
Erkekliğim söz konusu olunca, umarsız haltere sarıldım. Iyk’layarak ancak omuzlarıma dek kaldırabildim. Kollarım acıdı. Vücudum ve gücüm zorlanınca birden yere bıraktım.
Hamza, mutlu ve dangalakça güldü.
“Nasıl,” dedi. “ağır mı?”
“Ağır!.. Çok ağır.”
“Tabii ağır olacak,” dedi ve halterin uçlarından tekerlek ağırlarının ikisini çıkardı.
“Bak,” dedi ve kavradığı halteri iki hamlede başının üstüne dek kaldırdı.
Derin bir soluk bıraktıktan sonra:
“Buna silkeleme, denir,” diye onurlandı...
Ve halteri yere bıraktı. Göğsü inip kalkıyordu. O da zorlanmıştı ve nefes nefeseydi.
“Bugünlük bu kadar çalışma yetsin,” dedi ve üstünü giymeye başladı.
Giyinmesine sevindim... Sıkılmıştım. Burada, bu halter bozuntusunun saçmalıklarını seyretmekten hoşlanmamıştım.
Yüzünü yıkadıktan sora çıktık. Gene suskunlaşmıştık. Hızlı adımlarla onun mahallesinden ayrıldık. Değişik mahalle ve sokaklara dalmıştık.
“Daha gelmedik mi,” diye sordum, bıkkınlıkla.
“Geldik, geldik,” dedi ve gülümsedi. “Mavi boyalı evi gördün mü?”
“Gördüm.”
“İyi,” dedi. “şimdi yengen cama fırlar, iyi bak.”
“Senin geldiğini nerden bilsin ki...”
“Bilir o,” dedi. “Ayak seslerimden bilir. Sen iyi bak pencereye.”
Ses çıkarmadım. Gösterdiği evin penceresine baktım. Gerçekten pencerenin gerisinde, uzun saçlı bir kız vardı ve bize bakıyordu. Biz eve iyice yaklaşınca, dil çıkararak kaçtı, kız... Sanırım, Hamza bir işaret yapmıştı.
“Nasıl,” dedi Hamza, onurlanarak. “beğendin mi?”
“Beğendim, beğendim... Güzel kız. Allah sahibine bağışlasın.”
“Amin,” dedi. “Tabii, bana. Bu, bir numaraydı.”
Güldü ve sessizce başka mahalle ve sokaklara girdik. Ne var ki, birlikteliğimiz süresince hep sıkıldım ve sinirlendim.
Çünkü, ben hangi kıza baktımsa, Hamza, hemen o anda o kızı sahipleniyor ve beni kıskançlıkla uyarıyordu.
“Bakma o kıza, Selim... yengen olur.”
“İnsan arkadaşının kızına yan gözle bakar mı?.. Bu da yengendir, anlarsın ya..”
“Bu da dört numaram!.. Bakma sen... Kaçar şimdi.”
“Sarı saçlısı yengen olur... Nasıl, güzel değil mi?” Photobucket
Hemen hemen her mahallede, her sokakta, her pencerede yengem olan kızlara rastlamaktan ve bakmaktan kokar olmuştum. Hani, neredeyse şehrin tüm genç kızları, yenge adayıydı ve Hamza, yengelerimi benden kıskanıyordu.
“Güvercinim benim!.. Nasıl da sekiyor, bak... Ama, sen gene de bakma.”
Sinirden tir tir titrer olmuştum. Kulaklarım kızarmıştı ve ateş gibi yanıyordu. Ona bakma, buna bakma, olacak şey değildi!..
Sonunda iş çığırından çıktı. Bir yıldır görüştüğümüz ve okullarımız bitince evleneceğim Vasfiye ile karşılaşmıştık. Vasfiye’yi ona çaktırmadan selamladım, kızda gülümsedi.
Ama, Hamza gene bırakmadı:
“Hop!.. Hop!.. Ayıp olmuyor mu, Selim?.. İnsan yengesine böyle mi yapar? Arkadaş dedik, yanımıza aldık seni bi de... Yaptığın şu naneye bak!.. Ayıptır söylemesi, bu da yengen olur, aslanım.... yengen,” diye çıkıştı, birden.
Kan beynime sıçramıştı artık:
“Lan Hamza, sen benimkini de haremine katmışsın, aslanım!.. Hadi gel, azat et! Vasfiye de senin yengen olsun,” diye bağırınca şaşırdı.
Bocaladı ve kekeledi:
“Baltayı taşa vurduk galiba,” dedi yılışarak. “Kızma!.. Var, bu da senin olsun lan Selim. Hem, benim de bir yengem olmuş olur, kötü mü?”

Photobucket*BİTTİ*Photobucket



12 Haziran 2008 Perşembe

Photobucketzuhal deltrul
ALTIN YUMURTLAYAN TAVUK Photobucket
Köy köy dolaşan bir Derviş hep düşünceli ve kendi kendine konuşuyor haldedir.
Onu görenler ona ilişmez ama gözucuyla bakar dururken ona, içten içe de sormadan edemezler; “Bu Derviş ne eyler ?..”diye.
Köy ahalisi öyle hemen bırakmaz peşini.. Fırsatını kollarlar akıllarından geçen soruyu sormak için.
Derviş olanların farkında değildir. Hatta hangi yolları yürüdüğünü ve kaç sefer geçtiğini bile fark etmez.
“İnsan yemek de mi yemez?.” Bu köy ahalisi işte bunu da düşünür.
“Nasıl olur da bu Derviş bir şey yemeden durur?. “ diye de düşünür köylü... Bu bakımdan hayretler içindedir köy ahalisi.
*.*
İyi ki insanlar arasında sohbet var, yoksa kim diyar diyar gezdirir, ulaştırır.
Çevre köyleri bunu duyar duymaz merakla Derviş’in olduğu köye gelip, birer gün kalır, dönerler..
Köyü bir curcunadır alır gider. Bazen öyle kalabalık olur ki, sanırsınız şenlik var. Fakat bunlar olurken Derviş hâlâ düşüncelidir... ve yemek yemeksizin dolaşır durur.
Sorular sorular üstüne, düşünce düşünce üstüne katlana katlana büyür...
Birileri köylerine dönerken dolu dolu hikâyelerle döner ve geceler efsanelerle dolup taşar.
*-*
Bunlardan haberi olmayan Derviş sanki bulaşıcı bir hastalığa yakalanmış gibi kimseye de yaklaşmaz.
*-*
Köyün bir de delisi var, o bile ne yapacağını şaşırmıştır: “-Acaba akıllı mı olsak?. Baksanıza, yerimizi Derviş efendi almış...” diye için için yakınıyor.
İşin zoru şu ki; köyün en seçkin insanı olan imam bile çözüm bulamamıştır bu durum karşısında: “-İmamlar duadan başka bir şey yapmıyor ama köyün delisi en azından yerini değiştirince olay çözülür.” diyor kendi kendine.
Artık köylüler sinirlenmeye, işi gücü aksatmaya başlamışlar.
Çünkü Dervişin her gelişinde güzel hikâyelerle, nasihatleriyle onları hep şenlendirir, düşündürürdü. Şimdiyse kendini kaybetmiş, üstelik bir şey de söylemiyor.
Özlü sözlü cümlelerle, imalı konuşur olmuşlar ki; Derviş bir şeyler anlasın. Ama yok bu da işe yaramıyor.
Köyün çocukları Derviş´in arkasına takılıyor, onun hareketlerini taklit ediyorlar. Ses soluk da kalmamış, yav bu nasıl iştir.?.
Bu işte bir şey var.
Köy ahalisi yavaş yavaş sakinleşmeye, işlerine dönmeye başlamışlar. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan günler sürüp gidiyor..
Köylüler; bir türlü anlayamadıkları Derviş´in ismini değiştirmiş, adı DELİ DERVİŞ olmuş.. Üstelik yemek yemeyen bu zat, eğer böyle devam ederse yakında ölecek, diye onunla uğraşmayı kesmişler..
*-*
Derviş bir kayanın üstüne oturmuş, boş gözlerle boşluğa bakıp bekliyor ve kıpırdayacak hali kalmamış.
Çocuklardan biri bunu görür görmez, köye seğirtip babasına bilgi verir.
Koşarak gelirler ve kayanın üstünde oturan Derviş’e yaklaşırlar; yaşayıp yaşamadığına bakarlar. Köylülerden biri;
“-Deli Derviş iyi misin, bir şey ister misin.?” diye sorar.
Derviş gözlerini açar ve yavaşça konuşur:
“-Bana bir bardak su getirin.!.” der.
Koşar su getirirler.
Köylüler şaşar kalır.
“-Demek sonunda yola gelmiş. Artık yiyip içmeye başlamış demek ki...”
Ve hep birlikte onu yavaşça oturduğu yerden kaldırır, kahvehaneye götürürler. Bir de sıcak bir çorba getirirler.
Anlarlar ki Derviş kendisine gelmiş. Daha da kendine gelmesini beklerler. Tümü de sabırsızdır..
Bütün köy ahalisi kahveye toplanır.
Derviş çorbasını yudumlar yavaş yavaş ve suyunu da içer.
Sonunda şöyle bir bakar etrafına yorgunca... ve yavaşca söze başlar;
“-...Hey aklı yarım, düşüncesi kısa insanlarım. Ben hep yolcuyumdur, bunu iyi bilirsiniz...”
Köylüler, baston yutmuşçasına suskundurlar.
Derviş sözüne kısa ara verip durur, çorbasını bitirir ve etrafını saranların gözlerinin içine bakarak devam eder:
“-...Yine bilirsiniz ki ben bunca zamandır bir şeyler düşünürüm. Gidip gelirim, dağ tepe yürürüm; kendimce düşünür, kendi kendime konuşurum. Sizler hayretle izlersiniz beni.. Ben de sizinle ilgili olanların hepsini izledim, dinledim ve zamanını bekledim. Tek biriniz bile akıl edip sormadınız ya da bana yaklaşmaktan korktunuz. Hoş, ben size bir şey demezdim. O kadar zamandır düşünüyorum ve şimdi çözümüne vardım. Neden yemek yemediğime gelirsek... yedim ve içtim, ama gören olmadı. Sadece merak ettiniz, merakınızı gidermek için tutup çevirmediniz, soru sormadınız ki... Efendiler, sadede gelirsek aklıma bir soru takıldı. Onu bulmadan başka bir yere gitmek istemedim. Soruysa; Altın Yumurtlayan Tavuk....”
Biraz soluklanır ve insanlara bakar. Köylülerse şaşkın, sessizce onu dinlerler..
“-Bu soru da nerden çıktı şimdi, hem ne demek bu.?.” diye düşünmeye başlarlar..
Bunu anlamış gibi Derviş sözüne devam eder:
“-...İşte ben de bunu sordum kendime, şimdi onu anlatacağım ama beni iyi dinleyin..Yıllar önceki bir uygarlığın Kralı karısından çocuk ister ama bir türlü çocukları olmaz... Çareler ararlar... Büyücüler de kâr etmez... Kadın çok umutsuzlanır ve ne yapacağını bilmez..
Kral en iyi doktorları getirtir, bu da çare olmaz..
Günün birinde çok uzaklardan bir büyücü gelir. Fakat önceden Kral´ın bir altın yumurtlayan tavuğu olduğunu öğrenir. Onu almak ister. Her şeyi söyler ve der ki;
“Derdinize deva bulur ve karşılığında tavuğu isterim..”
Kral düşünür taşınır; “-Tamam vereceğim, eğer olmazsa bilesin ki kellen gidecek..” der.
Kral, tavuğun onun en değerli serveti olduğunu bilir ama yine de bir çocuk için verecektir.
Büyücü, iki gün kadın üzerinde bir şeyler yapar. Ve ayları beklemeye başlarlar... DÖRT ay geçer... bir bebek kendisini hissettirmeye başlar. Bunun sonucunda büyücü tavuğu alır ve bir süre daha kalmak ister.
Böylece çocuk sahibi olmaya başlayan Kral eğlenceler düzenler ve sevinç içinde her yere haberler ulaştırılır..
*-*
Yıllar yıllar geçer ve Kralın on beş tane kız/erkek karışık çocukları olur. Herkes mesuttur.
Altın yumurtlayan tavuğa gelince... bir süre sonra yumurtlamaktan vazgeçer... çünkü artık altın yerine yumurta çıkarır. Büyücü buna ses çıkarmaz. Böyle olacağını biliyormuş gibi;
“-..ben Krala en değerli şeyi bahşettim ama görüyorum ki bana da bu düşüyor..” der..
DERVİŞ, hikâyesine kaldığı yerden devam eder:
-İşte ey benim insanlarım, bu hikayeyi yıllardır bilirim ve anlatırım. Ama kafama takılan; tavuk mudur altın yumurtlayan yoksa kadın mıdır.?. Kadın daha istese bir sürü can meydana getirir. Ama tavuk ne kadar da çıkarsa, sonunda bitiveriyor. Bana göre kadındır altın yumurtlayan. Gözünüz korkmasın. Şimdi kafam rahat, izin verin de gideyim, yollar beni bekler. Sağolun.!.
Kalkar yavaşça ve arkasına bakmadan yola koyulur.Photobucket
Köylüler bu işe şaşkınca bakakalır ve bir süre yerlerinden kıpırdayamazlar. Anladıkları gibi değil bu hayat , zamansa geçip gidiyor.
Altının çocuk olduğunu mu anlatıyor yani !
Anlayacakları günlerde bir şeyler değişecek demektir.
Dervişi dinledikten sonra; KÖYÜN DELİSİ, eline tenekesini alır ve köy meydanına çıkıp bağırarak;
“-..Ey ahaliii, duyduk duymadık demeyiiin.!.Altın yumurtlayan Tavuk değilmiş, KADINMIŞ....” der.
*-*
Ve böylece yeni bir adım olur, yaşayacakları hayata dair..
Bu dünyada deliler gibi olsaydı...
------------- BİTTİPhotobucket08.o6.2008 Pazar 18:02

25 Nisan 2008 Cuma


Eğitimci ve Karikatürist Mehmet ZEBER'den>MUSTAFA
Öğretmen; okulun ilk gününde, 5. Sınıfın önünde dururken, çocuklara bir yalan söyledi:
Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi.
Ancak bu imkansızdı, çünkü ön sırada, oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı.

Bayan Mediha bir yıl önce Mustafa’ yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemlemişti.
İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu.
Bu öyle bir noktaya geldi ki, bayan Mediha onun kağıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar(X) yapmaktan ve kağıdın üstüne büyük "F" (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.

Bayan Mediha’ nın okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu; Mustafa’ nın kayıtlarını en sona bıraktı.
Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.

Mustafa’ nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
“Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve de çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli"

İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
"Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evdeki yaşamı mücadele içinde geçiyor."

Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
"Mustafa’ nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa; elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evdeki yaşamı yakında onu etkileyecek."

Mustafa’ nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
"Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor."

Bunları okuyunca, Bayan Mediha problemi kavradı ve kendinden utandı.
Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kağıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu.

Mustafa’ nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti.
Mustafa’ nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kağıdıyla beceriksizce sarılmıştı.

Bayan Mediha onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu.
Bayan Mediha pakette -taşlarından bazıları düşmüş- yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı.

Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi.
Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü.

Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı.
"Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz."
*
Çocuklar gittikten sonra, bayan Mediha en az bir saat ağladı.
O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı.

Bayan Mediha, Mustafa ya özel ilgi gösterdi.
Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu.

Yılın sonuna kadar Mustafa sınıftaki en başarılı çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.
Bir sene sonra, Bayan Mediha kapısının altında Mustafa’dan bir not buldu, ona hâlâ tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.
*
Altı yıl sonra Mustafa dan bir not daha aldı.
Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hâlâ hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.
*
Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı.
Yine Bayan Mediha’nın tüm yaşamındaki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı.
*
Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi.
Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu.
Mektupta, onun hâlâ karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu.
Ama simdi ismi biraz daha uzundu.
Mektup söyle imzalanmıştı:
Prof. Dr. Mustafa Yılmaz
(Tıp Doktoru)
.Photobucket
Öykü burada bitmiyor.

Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var.
Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu.

Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde Bayan Mediha’ nın damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.
Şüphesiz Bayan Mediha bunu kabul etti.
Ve tahmin edin ne oldu?
Taşları düşmüş olan o bileziği taktı. Dahası, Mustafa’nın annesinin süründüğü parfümden sürdü.
Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Bayan Mediha’nın kulağına şöyle fısıldadı:
"Bana inandığınız için teşekkür ederim öğretmenim. Bana değerli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim"

Bayan Mediha, gözlerinde yaşlarla şöyle dedi:
“Yanlış düşüncelere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum."
*
*gönderen-MEHMET ZEBER (Eğitimci, Karikatürist)
24.Nis.2008 21:40
Photobucket

05 Nisan 2008 Cumartesi

Photobucket
erhan tığlı_ NEREYE TAKILIYORSUNUZ?

Herkesin bir takıntısı, takıldığı bir yer, bir şey vardır. İsteklerimiz gerçekleşince zil takıp oynamak gelir içimizden. Kimi rozet takar yakasına, kimi çiçek... Güzeller başlarına ya da göğüslerine gül, çapkın erkekler yakalarına karanfil takarlar. Kulağının arkasına ya da şapkasına bir şey takanlara da rastlarız. Bir şarkıda sevgiliye, “Ayva çiçekleri takma başına/ Beni aldatırsan doyma yaşına” diye sesleniliyor. Düşmanlar ayağımıza çelme takmaya çalışırlar. Futbolcular da topu ağlara takınca kendilerinden geçerler...
Geçenlerde yolda giderken bir kadın gördüm. Takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş bir içim su olmuştu. Peşine takıldım, güzelliğini seyre daldım. Bakarken ayağım takıldı, az kalsın yere düşüyordum. Boynunda uçak şeklinde bir takı vardı. Uçak fena değildi ama hava alanına bayıldım. Gözüm oraya takıldı kaldı. Böyleleri insana boynuz taktırırlar diye düşündüm. Geriye döndüm. Zaten dilber beni takmıyordu, yüzüme bile bakmıyordu.
Kendimi kimi zaman ahıra takılmış inek gibi görüyorum. Sütümü gelen sağıyor, giden sağıyor. Bana bir şey kalmıyor! Kazandığım paranın saltanatını süremiyorum. Karım, çocuklarım hepsini çekiyorlar cebimden. Yediklerini içtiklerini helal ettirseler yüreğim yanmaz. Oğlan her yıl birkaç takıntıyla gelir okuldan. Söylediğine göre kabahat kendisinde değilmiş. Hocalar fena takmışlar! Karım komşularla ikide birde takışır, onlara nispet yapmak için koluna bileziklerini, kulağına küpelerini, yakasına kelebek broşunu takar, seyyar kuyumcu gibi dolaşır. Çarşıya çıktı mı eve gelmek bilmez. Mazeret hazırdır:
“Tam geliyordum ki, çoktandır görmediğim bir arkadaşa rastladım. Ona takıldım kaldım. Beni lafa tuttu, sözünü kesip yanından ayrılamadım.”
Geçenlerde bu iş böyle nasıl olacak diye kafama takıldı, gece uyuyamadım. Sabahı zor ettim. Yolda bir arkadaşıma rastladım, ona fikir danıştım. Beni sabırla dinledi.
“Her şeyi kafana takarsan sağlığın bozulur. Derdin ne, âşık mısın yoksa?” diye takıldı.
“Yok canım, dedim. Aşkla meşkle işim kalmadı artık benim.”
“O zaman takılacak bir şey bul, oyalan. Boş durma. İstersen gel seni bizim derneğe üye yapalım. Takıl bize hayatını yaşa! Vaktin nasıl geçtiğini anlamazsın”
Photobucket
Arkadaşımın teklifini kabul ettim. Postu derneğe serdim. Dernek kalkındırma, güzelleştirme derneği ama biz tıpkı politikacılar gibi, kendimizi kalkındırıp güzelleştirmekten başkalarını kalkındırmaya, güzelleştirmeye fırsat bulamıyoruz. Sabah erkenden kalkıp derneğe gidiyorum. Çoğu zaman sabah kahvaltısını orada yapıyorum, hatta öğle yemeğini bile orada yiyorum. Oh be! Bir yere takılmak ne güzel şeymiş. Ne karı dırdırı var ne çocuk zırzırı. Kimi zaman sohbet ediyoruz arkadaşlarla, vatan kurtarıyoruz, kimi zaman da okey, dama, tavla gibi oyunlar oynuyoruz, yeneni kutluyoruz, yenilene “öğren de gel” diye takılıyoruz.
Zaten esnafa epeyce borç takmıştım, kapılarının önünden geçmeye, yüzlerine bakmaya utanıyordum. Hava karardıktan sonra eve gittiğim için alacaklılar peşime takılamıyorlar.
Zammış, pahalılıkmış, enflasyonmuş, takma kafana arkadaş! Ne yapsan önleyemezsin olup biteni. Başımız Ankara’ya, onlar da Avrupa’ya, Amerika’ya takılmış durumda. Bizim değil, onları dediği oluyor nasıl olsa. Boynumuza tasmayı takmışlar, istediklerini yaptırıyorlar, istedikleri yere götürüyorlar. İplerimiz onların elinde yani...
Gel sen de takıl bize, üye ol derneğimize.
--------------- -BİTTİ-
--------------- oOo
<-geri dön.!. *MİZAH VE ŞİİR
mehmet zeber _ BEŞ ÖNEMLİ DERS*
Birinci Ders:
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım.
Son soru şöyleydi :
'Hergün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedir ?'
Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri silerken, hemen hergün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki !
Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu.
'Tabii, dahil' dedi, Hocamız... 'İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinde farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse ! bile...'
> Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da... Dorothy idi.

> İkinci Ders :
Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir zenciye, hem de Alabama'da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi.
Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda...
'Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın...
En İyi Dileklerimle,
Bayan Nat King Cole.'

> Üçüncü Ders :
Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın...
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu:
'-Çikolatalı pasta kaç para ?'
'-50 Cent.'
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
'-Peki, dondurma ne kadar ?'
'-35 Cent.' dedi garson kız, sabırsızlıkla... Dükkânda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki...
Çocuk parasını bir daha saydı ve
'Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?' dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi.
Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden. Masayı sanki akan gözyaşları temizleyecekti.
Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 Cent'lik bahşiş duruyordu..
>
> Dördüncü Ders :
> Yolumuzdaki Engeller...
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye gözlüyor...
Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi.
Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.
Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına çekti.
Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı... Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde...
'Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir.' diyordu kral.
Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.
> 'Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.'
>
> Beşinci Ders :
Önemli Olan Vermektir..
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu.
Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini
sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve
'Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı' dedi.
Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu.
Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu...
Gülümsemesi de yok oldu.
Titreyen bir sesle doktora sordu :
'Hemen mi öleceğim ?'
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu. --
BİLENLE TAŞ TAŞI, BİLMEYENLE BAL YEME.!.
'***
ileten: Mehmet ZEBER (Karikatürcü)
***......... oOo
<-geri dön.!. *MİZAH VE ŞİİR

15 Mart 2008 Cumartesi

Photobucket
erhan tığlı- AĞIZ TADI

Veli Aydınlık, Aydın’ın dağ köylerinden birinde yaşıyordu. Toprakları kurak ve çorak, kendisi de yoksul olduğu için her ay Aydın iline çalışmaya gider, orada aylarca kalır, yeterli para kazanmadan gelmezdi. Gene her zamanki gibi çalışmaya gitmiş, kışın geçinecek kadar para kazandıktan sonra köyüne geri dönmüştü. Dönmüştü ama bu hiç de kolay olmamıştı. Saatlerce bir kamyonun kasasında yolculuk yapmış, eğri büğrü yollarda sarsıntıdan içi dışına çıkmış, kemikleri sızlamıştı. Üstelik kamyoncu onu yol ayrımında bırakmış, oradan köyüne gelebilmek için, sırtındaki yükle bir saat yürümek zorunda kalmıştı. Gece yarısı olmuştu. Hırsıza uğursuza çatmamak için hızla yürüyor, bir an önce evine varmak için can atıyordu.
Photobucket
Köye gelince kimseye görünmemek için ceketinin yakasını kaldırdı, kasketini öne eğdi. Kimseye laf anlatacak dermanı ve vakti yoktu. Kendini bir an önce yatağa atmak, yorgunluğunu gidermek istiyordu. Derken zor zahmet evine vardı, kapıyı çaldı. İçeri girer girmez aceleyle soyunup dökündü. Canının çektiği sıcacık çorbasını kaşıkladıktan sonra hemen yatağına uzandı. Çok geçmeden horul horul uyumaya başladı.
Karısı onu çok özlemişti, gelmesini iple çekiyordu. Bir tıkırtı olsa heyecanla kapıya bakıyordu. Kocası gelmişti ama hayal kırıklığına uğratmıştı kendisini. Demek ki o, kendisini pek özlememişti. Sorduğu sorulara evet, hayırdan başka bir yanıt vermiyor, pek yüzüne bakmıyordu. Hele kocası çok uykusu olduğunu söyleyip kendini yatağa atınca ne yapacağını bilemedi, eli böğründe kalakaldı. Sıkıntısını dağıtmak için dışarı çıktı, inek sağmaya gitti. İnek, sütü sağılırken huysuzluk etti. Kadın öfkesini ondan çıkardı, sırtına bir şaplak indirdi:
“Rahat dur bakayım. Canımı sıkma!” diye bağırdı.
Komşusu merakla başını uzattı, ne olduğunu sordu. Kadın asık suratla konuştu: “Aydın’dan dayı geldi
Dayı değil, ayı geldi!”
***
Ertesi günü öğleye doğru uyandı Veli Aydınlık. Uykusunu iyice almış, yorgunluğunu gidermişti. Karısını ortalarda göremeyince bahçeye çıktı, tatlı bir gerinişten sonra yüzünü yıkadı, kurulandı, “İnsanın kendi evinde olması, kendi yatağında uyanması başka oluyor canım” diye mırıldandı. “Elin yatağı kuş tüyünden bile olsa diken gibi batıyor insana. Ekmek parası kazanmak için gurbete çıkmak zorundayız. Ne yapalım? Bunu da bulamayanlar var.”
Güneş hoş geldin diye parıldıyordu. Çiçekler karşılama töreni yaparcasına allı yeşilli sıralanmışlardı, ayvalar özlemle sararmışlardı, narların ağzı kulaklarındaydı. Bahçede çalışan karsına gülerek el salladı, onu yanına çağırdı:
“Günaydın, hayırlı sabahlar, diye bağırdı. Ne yapıyorsun orada hamarat hatun! Gel yanıma biraz. Bu ne çalışkanlık böyle?”
Karısı akşamki soğukluğun etkisiyle:
“Ne günaydını bu? Akşam olacak neredeyse” diye somurttu. “Ne yapayım, çalışıyorum. Çalışmazsak aç kalırız sonra.”
“Sen çalışıyorsun da ben boş mu duruyorum, dedi Veli Aydınlık. Açlık dedin de aklıma geldi. Ben acıktım yahu! Senin tarhana çorbana hasret kaldım aylardır.”
Kadın çapayı elinden bıraktı:
“Demek aç olduğun için çağırıyorsun beni yanına. Bana değil de, tarhana çorbama hasret kaldın öyle mi? Alacağın olsun senin!” diye homurdandı.
Veli dikkatle karısının yüzüne baktı:
“Ne o, yüzünden düşen bin parça. Gözden ırak olunca, gönülden de mi ırak olduk yoksa?” diye sordu.
“Onu sana sormalı” dedi karısı. “Neydi dün geceki halin?”
Veli Aydınlık içini çekti:
“Sorma, dedi. O kadar yorgundum ki, kimseyi görecek halim yoktu. Ucuz olsun diye, bizim tarafa gelen bir kamyonla geldim. Kamyoncu daha ileriye gittiğini söyleyip beni yol ayrımında indirdi. Sırtımdaki yükle bir saat de yaya yürümek zorunda kaldım. Ayaklarıma kara sular indi. Her tarafım dökülüyordu. Kusura bakma.”
“Akşam söyleseydi ya bunu. Ben de çalıştığın yerlerde başka birini buldun, beni beğenmez oldun sanmıştım. Kıskançlıktan uykum kaçtı, sabahı zor ettim.”
“Dediğim gibi, yorgunluktan ağzımı açacak halim yoktu. Gözüm yataktan başka bir şey görmüyordu” diyerek karısını okşadı Veli. “Hiç öyle şey yapar mıyım ben? Aşk olsun! Senin yerini kim tutabilir ki. Oradakilerin hepsi boyalı bebek, senin sadeliğin hiç birinde yok. Gözleri de bizim gibi çulsuzlarda değil, arabalı, evli, bol paralı beylerde paşalarda.”
Photobucket
Kocasının bu sözleri kadının hoşuna gitti. Sevinçle sofrayı topladı.
“Bulaşıkları şimdi yıkama. Sonra yıkarsın” dedi kocası.
“Niye?”
“İşimiz var seninle.”
“Ne işiymiş bu?”
“Anlarsın ya! Hadi yatağı hazırla. Orada anlatayım sana ne işi olduğunu.”
“Gündüz vakti o iş olur mu, geceyi bekleseydin ya.”
“Bir dakika bile bekleyemem. Seni ne kadar özlediğimi anlayıver gayri.”
Yatağın başına gelince Veli hemen karısına sarıldı.
“Dur, ne yapıyorsun? Daha yatağı hazırlamadım. Hem bir gelen, gören olur.”
“Demek ki sen beni benim seni özlediğim kadar özlememişsin.”
“Hiç öyle şey olur mu? Gece gündüz hep seni düşündüm.”
“Öyle olsa böyle naz etmez, ipe un sermeye kalkmazdın.”
Kocasının bu sözü üzerine kadın direnmeyi, bahane üretmeyi bıraktı. Yatağa soluk soluğa düşüverdiler. Mercimeği fırına verdiler, samanlığı seyran ettiler...
Bir süre sonra kadın inek sağmaya gitti. İnek gene huysuzluk etti ama bu sefer kızmadı ona. Hayvanın budunu okşadı, “Rahat dur bakayım kınalı kızım!” dedi.
Meraklı komşu , “ Bakıyorum da yüzünde güller açıyor. Ne var, ne oldu?” diye sordu.
Kadın, ağzı kulaklarında, bülbül gibi şakıdı:
“Aydın’dan kadı geldi
Ağzımın tadı geldi!”

_______________ -BİTTİ-
<-geri dön.!.
*MİZAH VE ŞİİR
FERHAN ŞENSOY

TARAFTAR

Yirminci yüzyılın vebası futbol, dünyayı sarmaşık gibi sararken giderek profesyonelleşiyor ve ciddi bir uluslararası ticaret ortamı oluşturuyor. Dikkat ederseniz artık her gün maç var. Salı günü zırt kupası, çarşamba gecesi bırt şampiyonası, hafta sonu lig maçları. Futbol, sanayi kolu olarak patlamış durumda. Parayı bastıran futbol kulübü satın alıyor. Oturmuş bir futbol kulübü, sıkı para kazanıyor. Futbolun bileti, sinemanınkinden, tiyatronunkinden pahalı. İzleyici sayısı on binlerce. Stada girerken trink para ödüyorlar, kredi kartı, çek, senet gibi değersiz kâğıt alışverişi yok. O top o kaleye girdi, giriyor, giremedi lan derken yani biz gözümüzle, büyülenmişçesine topu izlerken ortada bok gibi para dönüyor. Pazar günü bir stadyum dolusu adamdan toplanan ve pazartesi saat 09.00'da ya dövize çevrilecek ya da repo yapılacak olan birkaç çuval para, pazar gecesi nerede korunmaktadır? Bu paralar dışında televizyonlardan ve kimi maçlardan ayrıca çuvallarca para, kulüp kasasına akmaktadır. Kulüp, futbolcuları alırken büyük paralar ödemekte, onları satarak daha büyük paralar kazanmaktadır.
Photobucket
Mafyanın bu dala daha hâlâ el atmamış olması ve soyunma odalarında futbolcuların şakaklarına tabanca dayayarak maçın kaç kaç bitmesi gerektiğini bildirmemesi, beni şaşırtıyor.
Bu kadar paranın döndüğü bir işte, perde arkasında "şike" adı altında bir kurumsallaşma da oluşmuştur. Bir futbol karşılaşmasında gerektiğinde hakem satın alınabilir. Satın alma ille parayla olmaz, hediye olur, araba sunulur, kimisi karı düşkünüdür, karı sunulur. Karşı takımın kalecisi satın alınabilir, zaten önümüzdeki mevsim transferi söz konusudur. Karşı takımdan değişik oyuncular topluca satın alınabilir. İnsanoğlu satın alınmaya teşne, bunu herkes biliyor ve fakat gene de futbol karşılaşmalarını heyecanlı kılan, topun satın alınamaması.
O top, isterse gider doksana takılır, canı ister direkten döner, tam kaleye girecekken falso alır, tıngır mıngır dışarı gider. Çok dikilme sevmez, tribünlere kaçar, denize kaçar. Transferi söz konusu satın alınmış kaleci ne kadar içeri almak için yırtınsa da o top o kaleye girmeyecekse girmez. Kaleci de tutup eliyle içeri atamaz, o biraz dikkat çeker. Mafya dahi söz geçiremez topa, çünkü top olaydaki tek amatör. Başrol oynuyor, beş kuruş almıyor. Hepimizin dört gözle çılgınca izlediği, filmin esas çocuğu bu top işte! O ne yana giderse oraya bakıyoruz, gol sırasında bir televizyon kameramanı, vuranı yakalayamasa bile, giren olarak o topu, önden, arkadan gösteriyor... Zaten futbolcular da soyunma odası koridorlarında burunlarına dayanan televizyon mikrofonlarına hep aynı şeyi söylüyorlar:
- Kimin vurduğu önemli değil, girmesi önemli!
Tamamen kendisinin kaleye girip girmemesi üstüne dayalı bir olayda, topun bu işten hiçbir çıkarı olmaması enayice. Ancak hem o pahalı maç biletini ödeyip hem sesi kısılan, bu sanayi kolunun kaynağını oluşturan "taraftar" denen tipin durumu toptan da kötü.
- - - - - - - - oOo
<-geri dön.!.
*MİZAH VE ŞİİR
SUNAY AKIN
Photobucket
- HEYKELLERE PİSLEYEN ADAM


İkinci Dünya Savaşı sırasında, işgal altındaki Paris'te dükkânlara Hitler ve Mussolini'nin resimlerinin asılması zorunluydu. Bir kitapçı, vitrinine her iki diktatörün de resmini özenle yerleştirir. Dükkânda ne satıldığını belirtmek amacıyla da resimlerin arasına bir kitap koyar. Kitabın kapağında şu yazılıydı; "SEFİLLER."
.
Pierre ve Henri Alekan kardeşler 15-16 yaşlarındayken çocuklara kukla oynatmaya başlamışlardı. İlk denemeleri başarılı olunca birkaç oyun yazarak hazırladıkları seyyar oyun sahnesiyle okullarda ya da evlerde gösteriler gerçekleştirirler. Sinema ile uğraşmaya başlayan Henri Alekan, Fransa'nın Naziler tarafından işgal edilmesiyle kardeşiyle birlikte "14 Temmuz" adında bir direniş örgütü kurar. Yaptıkları iş, faşizmden kaçmak isteyen insanlara yardımcı olmak, barınak, sahte evrak ve yemek karneleri hazırlamaktı. Bu arada Henri, demiryolları üzerine bir belgesel hazırlarken kamerasıyla Alman mevzilerini filme çeker ve direnişçilere ulaştırır. Gestapo tarafından yakalanan Pierre çok ağır işkence görür. Ama, Almanların karakol olarak kullandığı otelin penceresinden kaçmayı başarır.
Bir okulun bahçesine sığınan Pierre, devriyelere yakalanmamanın çok zor olduğunu bildiğinden umutsuzluğa kapılır. Çocuklar yetişir yardımına... Bir öğretmenmiş gibi etrafını çeviren öğrencilerin sayesinde nöbet tutan askerlerin arasından geçerek özgürlüğüne kavuşur. Henri Alekan, adını sinema dünyasına usta bir aydınlatmacı olarak yazdıracaktır!..
Heykeltraş Krippel, Alekan kardeşler kadar şanslı değildir. İkinci Dünya Savaşı'nda bir hava bombardımanında ölen sanatçı ülkemizdeki ilk Atatürk heykelini yapandı ve bu heykel Sarayburnu'ndaki parkın içinde bulunmaktadır.
O ki, dönüp dolaşıp heykele geldik, 15. yüzyıla doğru bir yolculuk yapalım.
Almanya'nın Köln kentindeyiz. Halk sorunlarına sırt çeviren belediye başkanından oldukça şikâyetçidir. Dertlerini anlatmak üzere her gün meydanda toplanan kalabalığa kulak asmaması bir yana, her saat başı pencerede görünen başkan halka dil çıkarmaktadır!..
Belediye binasının tam karaşındaki evde oturan bir adam da kiracısı olduğu evin bir tuvaleti bulunmamasından şikâyetçidir. Ev sahibinin kapısını aşındıran adamcağız bir sonuç almaması üzerine başkanın karşısına çıkar... Çıkar ama nafile!
Başkan, zavallı adamın şikâyetini dinlemez bile. Sıkıştığında, komşularının kapısını mahcup bir yüz ifadesiyle çalan adamcağız işin böyle yürümeyeceğini kısa zamanda anlayınca evin çatısına tırmanmaya başlar. Tuvaletini yağmur oluklarına yaparken kıçını tam da belediye başkanının penceresine dönüyordu!
Bu durum aylarca sürer gider... Saçaklara pisleyen adam, bir gün düşüp öleceğini düşünerek heykelini yaptırmaya karar verir. Aradan yıllar geçer. Söz konusu ev defalarca yıkılıp yerine yenisi yapılır. Ama, değişmeyen bir şey vardır: Kıçını belediye başkanının penceresine doğru dönerek tuvaletini yapan adamın heykeli. Bugün bile yolunuz Köln'e düşerse eski belediye binasını bulun. Tam karşısındaki evin çatısında pantolonunu sıyırıp, tuvaletini yapan bir adamın heykelini göreceksiniz!..
Photobucket
Nice belediye başkanı gelip geçmiş Köln'den. Hiçbiri de heykeli kaldırmayı düşünmemiş. Tam tersi, korumuşlar. Hitler dönemindeki başkan bile yerinden oynatmamış heykeli. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'ise Hitit Güneşi heykelini yok etmek istiyor, "tükürürüm böyle heykelin içine" sözüyle saldırılarını düzeysiz şekilde sürdürüyor. İşte, Köln . belediyesinde 1940’1ı yıllarda görev yapmış faşist belediye Başkanı ile 1990’1ı yıllarının Ankarası'nda koltuğa oturan başkan arasında böylesi bir ayrım vardır!..
Michael Jackson'un Moskova konseri sırasında kente bir heykeli dikilir. Heykel konulduğu yerde bir zamanlar Lenin'in heykeli yükseliyordu. Eczacıbaşı Genel Müdürlüğü'nün bahçesine "üretim" adlı bir heykel yapmak isteyen Meriç Hızal hurda bronz aramaya koyulur. Tuzla'daki bir hangarda istediği malzemenin bulunduğunu öğrenince koşarak gider. Hangarın dev kapısı açıldığında güneş bir Lenin heykelinin üstüne düşer. Hurda bronz diye satılmak üzere İstanbul'a getirilen Lenin'in bir heykeliymiş meğer! Roma döneminde heykeller eritilerek silah yapılıyordu. Meriç Hızal ise Lenin hekelini eriterek heykele dönüştürür yeniden.
İstanbul'da bir Lenin heykeli bulunmaktadır! Dönüşüm, aslına doğru bir kez daha yapılmalıdır. Hem de barış, eşitlik, kardeşlik gibi değerler sistem içerisinde eriyip gitmeden!..
Hırsızlar, ülkeyi soyarken sevindirici bir haber vereyim: Ressam İbrahim Çiftçioğlu'nun atölyesine hırsız girmiş. Tablolara dokunmayan adam bir köşede duran Lenin heykelini çalmış yalnızca!
- - - - - - - - oOo
<-geri dön.!. *MİZAH VE ŞİİR
kaynak: Cumhuriyet DİNOZOR, sayı:3, 25 Aralık 1996

08 Mart 2008 Cumartesi

mizah öyküsü-BİR YAZ DELİKANLISI- Rıfat ILGAZ

Beyoğlu vitrinlerine bakıp, içindekilerden çok camda kendilerini seyreden kadınlara hak verdim ister istemez.
Bir sandalet beğenmek için Vangok'un vitrinine başımı uzatır uzatmaz kendi gün yanığı suratımla yüz yüze gelince: «Oğlum Nuri Nurdoğan.» Diye bağırdım. «Beğeniyorum seni... Çok, çok hoşuma gidiyorsun... Maşallah, maşallah... Bu ne sağlık, bu ne güzellik.. Akçakoca yaramış sana.. Güneş banyoları, deniz banyoları, hele göz banyoları boşa gitmemiş.. Yirmi yaş genç-leşmişsin âdeta..»
Vitrindeki sandaletlere göz u-cuyla bile bakmadan yürüdüm, gittim.. Çivi gibiydim doğrusu. Üzerimde bir hafiflik, bir uçarılık, ne bileyim bir yaylaşma, bir.. Bir oklaşma!..
«Çüşşş... Kör müsün be?»
Bakıra dönmüş yüzümü seyredecek yeni bir vitrin ararken birine bindirmeyim mi?..
«Ooo... Sen misin bu delikanlı be?... Az daha kalayı basacaktım. Bu ne gençlik, bu ne güzellik.. Onbeşinde kız olsam takılırdım arkana.. Nerelerdeydin çoktandır?»
«Akçakoca’da.. Bizim çocuklar kamp kurmuşlar.. Bir hafta da beni misafir ettiler. Görme Halit’ciğim, o ne deniz, o ne kum.. Romatizmaya iyi gelir dediler, yallah deyip gittim.»
«Sen romatizmayı kirli çamaşır gibi sıyırıp atmışsın vallahi.. Daha bir ay önce Cağaloğlu’nda uzaktan görmüş te acımıştım sana: Sapsarı bir surat.. İçine çökmüş gözler.. O musun sen be?.. Tunç heykele dönmüşsün maşallah.. Kim der sana kırk, kırkbir..»
«Korkma, kırk bir buçuk de!»
«Oldu mu o kadar.. Taş mektebin bahçesinde uzun eşek oynadığımız günleri düşünüyorum da..»
«Bırak eski hikâyeleri.. İçimi karartma sabah sabah.. Bir gün uğra yazıhaneye de konuşalım..»
İlk karşıma çıkan mağazadan bir çift sandalet aldım, geçirdim ayağıma. Yolda bir Romalı atlet çevikliğiyle yürüyor, ne yürümesi, sekiyor, koşuyor, uçuyorum düpedüz.
Bir kadın, güzel giyinmiş bir kadın, gözlerimin içine bakarak geçti.
«Oğlum Nuri, dedim, kendine gel... Sana, iyi giyinen değil, iyi soyunan kadın lâzım.. Kadının yaşma dikkat etmedin mi?.. O-tuz sekiz, kırk.. Bu mübarekler yirmi beşi geçti mi bayramlarda elleri öpülür.. İşte geldin gidiyorsun.. Bu gençlik bir daha ele geçmez!»
Bir iki adım daha attıktan sonra gerisini tamamladım:
«öyle ya, dedim, iki üç ay sonra ne gençlik kalacak, ne dinçlik.. Bu bronz heykel yine bir ahşap adam olacak.. Önümüz kış!»
Bir mayo vitrininin önünde durdum. Şortlar, bikiniler... Bu sene ne de çeşitleri çok.. Hele şu açık mavi üstüne kırmızı balıklı.. Efendim?.. Kumral üstüne, vay vay vaaay, koyu yeşil gözler.. Aman ne boy, aman ne bel, aman ne kalça.. Nerde ise cadde ortasında şarkıyı tutturacağım: Sallasana sallasana.. Böyle bir şarkı vardır değil mi?..
Tepeden tırnağa bir süzdü beni. Eh, yirmi yirmi bir.. Bilemedin yirmi üç.. Yani bayramlarda eli öpülmeyecek soydan... Acaba o ne düşünüyor: Otuz, otuz beş.. Bilemedin otuz sekiz mi diyor benim için?.. Amaaan, ne derse desin, bu gençlik, bu dinçlik bende varken..»
Kendi kendime başladım söylenmeye:
«Yüz altmış lira bikini.. Sudan ucuz vallahi.. Ama ne yakışır ya, kumral saçlı yeşil gözlü, bir güzele..»
Birden aklım başına gelir gibi oluyor:
Oğlum Nuri, diyorum, bırak gevezeliği.. Ya uysal bir gülücükle teşekkür ederim diyiverirse?.. Hacı ağalık seni açmaz, eğer bir plaj arkadaşı arıyorsan gençliğine, dinçliğine güven.. Yüz altmış liralık mayodan başlamak biraz morukluk alâmetidir.. Sen ki, bir Romalı atlet kadar diri, canlı, atılgansın.. Bırak bu ihtiyar ağızlarını.. Hem sen saat on birde Mecidiyeköyü’nde olmayacak miydin?.. Otobüs.. Dolmuş.. Hay Allah, nerde durak?.. Gene ne cehenneme kaldırdılar?.. Karaköy’e gitmek için Beşiktaş’a, Beşiktaş’a gitmek için Aksaray’a yöneleceksin ki yeni trafiği uygulamış olasın.. Herhalde Mecidiyeköyü’ne gitmek için de Kadıköy iskelesine inmeli.. Haydi Allah rast getire.»
İlk durakta atladım bir otobüse. Yanlışsa yarı yolda ineriz: Bütün koltuklar dolu.. Bu memlekette ne vakit koltuklar boş kalmış ki?.. İlk durakta akın başladı: Beni süre süre tıktılar köşeye, önümdeki koltukta karavel saçlı bir anasının kuzusu.. On yedi, on yedi buçuk.. Ya A-dalı, ya Floryalı.. Bütün yazın güneşi, denizi, tuzlu rüzgârı derisini kahve rengi bir güderi eldivene çevirmiş. Yeşil yeşil gülüyor adamın yüzüne.. Elinde bir de kitap.. Mektep yok, imtihan yok.. Olsa olsa roman olacak bu.. Hem de. Eveeet, Lolita!.. Tâ kendisi.. Gözlerimin içine bakışından belli hasbanın.. İyi ama ben Lolita'lık adam mıyım be?.. Vitrinler yalan mı söylüyor sanki?.. Bu gençlik, bu dinçlik.. Efendim?.. Sonra kızda da bir Lolita havasından çok, olgun bir kadın havası var. Yaşını göstermiyor belki... Yaz geldi mi, yaşları belli olmaz bunların. Göğüslerin olgunluğuna bakılırsa, on yediye bir yedi daha ilâve et. Hele kalçalar, maşallah, taşıyor oturduğu koltuktan.
Gözlerimin üstünde yürüdüğünü sezince ürkekleşti yavrucuk,. Yok canım, yok civcivim benim, korkma.. Oralara daha çok vakit var.. İstersen bugün sadece muhallebiciye gideriz.. Bir dahaki sefere de Yıldız Parkı.. Plaj mı?.. Peki, plaj olsun.. Hakkın var, çıkaralım tadını denizin... Kışın da sinemalar bizim, tiyatrolar bizim... Ne o?.. Bu ürkeklik, bu telâş ne?
Yavaşça kalkıyor yerinden... Gözlerimin içine bakarak gülüyor. Gülme değil bu, bir nezaket diş gösterişi.. Eliyle kalktığı yeri işaret ediyor.. İnecek mi yoksa?.. Hıh, o inerse ben durur muyum ki.. Ne?.. Ne söylüyor?..
«Buyrun, diyor, buyrun bey amca.. Ayakta kaldınız.. Yoruldunuz.. Buyrun oturun!»
Boşalttığı koltuğa ister istemez oturuyorum.. Oturuyorum değil, yığılıyorum.. Demek böyle ha?.. Amca... Bey amca ha?.. Yuh olsun güneşe.. Yuh olsun denize, plaja!.. Yuh
. . . . . . . . . . . . . -BİTTİ-
kaynak: AKBABA, Cilt: 5 — Sayı: 106, 8 Ağustos 1963

16 Şubat 2008 Cumartesi

Zuhal DELTRUL'dan yeni bir öykü: HIDIR AMCA'MIZ

Bakın hele şu işe!.. Bu dünyayı döndüren bir boşluk varmış. Allah Allah, onu doldurmaya çalışıyorlarmış.. Bunu da söyleyenler çokmuş..
Küresel ısınma gün geçtikçe artıyor, onunla uğraşmak yerine hava boşluklarıyla uğraşıyorlarmış..
Dünya hali bu; insanlar gelişti gelişeli her şey yerini değiştirdi. Eee, bizim de köyün boşlukları , delileri, kahramanları var.. Olmaz demeyin, hiç olmaz olur mu? Uğraşanlar,
boş duranlar, gezinenler, arayanlar tarayanlar olmaz mı? Olur olur !
“Bizim köyün kavakları dökülür yaprakları..”
***
Bu meseleyi kahvehanede Hıdır amcamıza da söylemişler...
Hıdır amcamızın zamanı çok değerlidir. Köyün derdiyle tasasıyla pek ilgilenmez.. Adamcağızın derdi tasası karnını doyurmak. Gidip gelmesi bundan..
Ayrıca, Hıdır amcamızın yolları hep uzundur, evi köyün dışındadır. O kadar yolu kat edip gelmek de bir hayli zordur. Ona eşlik eden katırı olmasa, yollar onu şimdiye dek yer bitirirdi..
Köyün kahvesi her gün dolup taşıyor. Taşıranlardan biri de Hıdır amca... Her gün uğrak yerlerinden biri, işte bu kahve mekânı.. Ondan vazgeçemeyecek kadar oyalayıcı , eğiticidir kahve...
Böyle böyle geçen zamanı kim durdurur!

Küresel ısınmaymış, falanmış filanmış... Bu dünyada nelerin olup olmadığını nerden bilecek.. Ona kalsa hiç bilmeyecek, ölünce bile mezar taşının yerine, başucuna para pul koysalar bile anlamayacak..
Ama bir gün, öyle bir şey oldu ki, köyün halkı bile şaşırdı:
Hıdır amcamızın bir oğulcuğu vardır.. Boyludur, posludur ve üstelik dertlidir.. Yaaa, hiç sormayın! Aşık olmuş oğulcağızı.. Kime olduysa onu bulmak lazımdır.. Evermek lazımdır.
Hıdır amcanın yaşamı böyle bir yaşamken, bu da oğludur, yaşamının bir parçasıdır. Başına gelen yeni derdidir.
“-Bak oğlum, derdin nedir biliyorum, ama karşıki köy uzaktır.. Biz bu katırlarla nasıl gideriz oraya...” diye çaresizliğini dile getirmiş Hıdır amca.
Oğulcağızı oralı değil... “-Yapma eyleme baba, ayağına ölem baba, biz sabaha varırız köye..” diyerek ısrarını sürdürmüş.
Hayda!.. Gel de çık bu işin içinden...
“-Yahu bizim zamanımızda...” diye düşünmeye başlarken Hıdır amca, oğulcağızı
onu dışarı çağırmış.
Fırlamış ki ne görsün, katırlardan biri yere çökmüş kalkmıyor... Ha babam de babam, ha hu ha hu derken; olmuyor, kalkmıyor katır olası hayvan..
Oldu sana ikinci kez ayıklanmasını bekleyen pirinç!
Hiç olacak iş mi, zamanı mı şimdi?
Bizim Hıdır amcamız tek kalmış bir katırla nereye gitsin, nasıl aşsın dağları? Nasıl bulsun gidilecek yolları?
Neyse uzatmayalım. Sonunda bir yolunu bulurlar da, yola çıkarlar ve de yolu yarılarlar..
Ha, katırlar mı?
Onlar köyde kaldı, bir koşu gidip, komşunun katırlarını yükleyip yola çıktılar..
Bizim Hıdır amcamız düşüncelerden düşüncelere girer yol boyu. Neylesin oğulcağızı, tutulmuş bir yangına... Bir kova su da yetmiyor ki söndürsün... Ancak bir fistan örtüle ki, bu yangın bite... Bizinkiler yolu yarılamış, yorulmuş; oturup yemeğe durmuşlardı..
Sonrasında hiç durmadan yola devam ettiler... Zaman da akıp geçti. Ne kadar geçti bilinmez, bizim oğlan şöyle dedi:
“-Aha baba o köy; bak, tam karşıdadır!.”
Hıdır amcanın bir bakışı yeter, anlamıştır. Hızlıca devam ederler, eve varırlar...
Peki nasıl olacak; nasıl, ne diyeceğiz?
Amcamızın oğlu sabırsızca gider, kapıyı çalar...
Eee, kim demiş her şey öyle çabuk olur diye..
Kapının eşiğinde tanıtırlar kendilerini, içeri alınırlar..
Uzaktan, karşıki köyden gelirler, hayırlı iştir, onun için gelmişlerdir..
Evin sahipleri konuklarına bakar, bir de dönüp birbirlerine bakarlar...
Oğlan da sabırsızca bakınır etrafına, ne oluyor der gibi...
Bizim Hıdır amcamız öylesine kaptırmıştır ki, işi bitirip gidecekler..
Orada her şeyi bağlarlar, aralarında söz de kesilir...
Düğün tarihi de yakındadır.
***
Ay geçer, gün geçer, saatler geçer gider..
O yollar gidip geline aşınmış olur...
Oğlan, fistanları göreceği an yaklaştığından; heyecan içindedir..
Hıdır amcamızı görenler bu işe şaşar kalır ama bir şey demezler..
Düğün günü gelmiş çatmıştır. Kızın ailesi oldukça neşeli ve sevinçlidir... Herkeste aynı sevinç...
Neyse... Her şey güzel güzel biter. O günün gecesi oğlanındır..
Kolay değil, Hıdır amcamız da çok masraf yapmıştır. O da kendi dünyasına varacağı, rahat edeceği düşünceler içindedir.
Saatler alır başını gider... Sabah olur, sanki hiç sabah olmamış gibi..
Horozdan önce bağıra çağıra bizim oğlan iner aşağıya, babasına der ki:
“-Baba baba kalk kalk, bana gelin diye getirdiğimiz, kadın değil erkek, erkeeek!. Hem beni dövüyor ve hem de bütün işi bana yaptırıyor..”
Hıdır amcamız o zamana kadar hep kendisinin arzularını düşünmüştür, karısına da istediğini yaptırmıştır... Şimdi şu başa gelene bakın, kolay mı yani..
Burnundan soluyarak çıkar yukarı. Bir güzel fırçalayacak, hatta gerekirse dövecektir densiz gelini... Kadın onu görür görmez;
“-Aha babalık, hemen şu süpürgeyi al eline ve süpür şurayı.!” der. Hıdır amcamızın şaşkınlığı geçmeden, bu kez pençelerini omuzlarına geçirir... Amcamız öyle dona kalır, ne diyeceğini bilemez. Elinin ağırlığından, sertliğinden korkar ama yine de erkekliğe toz sürmemek adına;
“-Bak bak bak, nerde görülmüş bir kadının işini erkek yapmış olsun.. Sen kimsin böyle konuşuyorsun.!?” demesine kalmadan, kadın bir tokatla amcamızı yere indirir. Sonra da;
“-Yap dedik babalık, konuş demedik.!” der.
***
O gün bu gündür bizim Hıdır amca sessizdir. İçine kapanmıştır. Hatta gitmez gelmez olur sağa sola..
Ve şunu anlar ki; konuşması kolaymış.. Bir fistan davasına yollara düş, işi hallet; sonra da kendini ezdir bu fistanlıya.. Zamanında elimizde ezilirken fistanlı...
***
Yol yordam bilmek gerekmiş, onu anladı bizim Hıdır amcamız; Hanya’yı Konya’yı anladı. Geç olsa da yani...
Anladı....
........... -BİTTİ-
<-geriye dön!. *MİZAH VE ŞİİR

30 Ocak 2008 Çarşamba

Sevdakâr ÇELİK 'ten bir mizah öyküsü- TERS ADAM
.......... Not: Öykümüze başlamadan önce, “görülen lüzum üzerine” küçük bi açıklama yapmak zorundayım:
Bu öyküde karşınıza çıkan Ters Adam, kesinlikle “sizin bildiğiniz” Ters Adamlar’dan değildir. Öykümüzdeki kişiyi, bildik tanıdık birisine benzetmeyiniz!. Hele hele, Arizona’da altın arayıcılığı yaparken önemli bir “damar”a rastlayanların sevinciyle; “Yuppiii!..Yahu bu bizim Recai be!.. Anam avradım olsun, tıpkı tıpkısına o!..” diye düşünmeyiniz lütfen! Buradaki kişinin, sizin tanıdığınız kişi ya da kişilerle en ufak bir ilgisi yoktur çünkü. Hele hele Recai ile hiç yoktur. Olamaz da… Hatta, “İyi ki de yoktur ve iyi ki de olmamıştır!” diye dua edin Sevgili Okuyucum…
“Aaaaaah, ah!..”
Artık “Ah!” çekmemden anlayın halimi ahvalimi. Benim tanıdığım Ters Adam’ı siz de tanısaydınız, Hanya’yı Konya’yı anlardınız, ama o zaman da ömrü billah belinizi doğrultamazdınız… (
Gerçi bu konudaki sırlarımızı “ifşa” etmenin bir anlamı da yok hani!.. Ahrete kadar saklamaya elimiz mecbur!..)
Kahramanımıza (-böylelerine kahraman demek, kahramanlara haksızlıktır ya! Neyse, affola!) Evet, kahramanımıza ilişkin bir iki kısa açıklama bile size gerekli ipuçlarını vermeye yetecektir… Onun ne mal olduğunu kesinlikle anlamış olacaksınız. İsabetli ve doğru bir değerlendirme yapacağınızdan da asla kuşkum yoktur!. Adamımızı tanıdıktan sonra;“Böyleleri dostlar başına!” mı dersiniz, “Düşman başına!” mı dersiniz; artık orası da size kalmış bi şey... Yeter ki beni ondan uzak tutunuz ve işin içine karıştırmayınız!.. Lütfen!.
Fazla tıraşa…şey, pardon!.. fazla telaşa kapılmadan, yavaaaş yavaş öykümüze başlayabiliriz.
Şu andan itibaren;
a-Lütfen yüksek sesle gülmeyiniz ve yüksek sesle hapşırmayınız!.
b-Çekirdek çitlemeyiniz ve leblebi üzüm yemeyiniz!
c- Cep telefonlarınızı kapatınız ve sigaralarınızı söndürünüz!
(Affedersiniz abicim! Çakmağınızı rica edebilir miyim acaba?)
d-Uçağımız 10.000 fit yüksekliğe ulaşmış bulunmaktadır, kemerlerinizi açabilirsiniz… Çaylar şirketten icabında!..
e- Neee? Şirket çok gerilerde mi kaldı? Eyvaaah!.. Neyse, Allah kerim!.. Hallederiz!
. . .
(Haydaaa!.. Ben neler diyorum yav!?. Ah ah ah! Çok kötü kaptırmışım Sevgili Okuyucum!.. Oysa ben, sadece
“küçük bir açıklama” için sizden izin istemiştim. Rehavete kapıldım!. Ö’öle dalıp gitmişim vallahi!. Benim “küçük açıklamam” buysa, “büyük açıklamam” hak getire!.. Bağışlayın! Hatamı telafi etmeye hemen başlıyorum.)
. . . . . . . . . . . . . "Hatasız kul olmaaaz!..
. . . . . . . . . . . . . .Hatamlaaa sev beniii!”
Bakın hele!.. Yine kaptırdım. Bugün bi garip hallerdeyim, elimde olmadan havalara giriyorum.
-Heeey, makinist!.. Sen bana bakma koçum!.. Çalıştır makineyi de öykümüz ufak ufak başlasın anadın mı?
-Tamam patron!.. Hallederiz!..
-Okey aslanım!.. Yüzümüzü kara çıkarma, göriyim seni!.
-Sıkma tatlı canını patron!. Hallederiz!..
-İki oldu, seni uyarıyorum! Bi daha şu patron lafını duymayayım anadın mı!? Patronmuş!.. Len o’olum bizim etimiz ne butumuz ne?! Yamuk yalaka konuşmazsan olmaz sanki!.
-Anlaşıldı abicim be!. Yeter ki sen terslenme!. Hallederiz!..
Hadiii!.. Öykümüz Başlıyooor!
Küçük bir tersanede çalışan Ters Adam, sabah uykusundan terli terli uyanmış, şişkin gözleriyle etrafına ters ters bakınıyordu. Tersliği üzerinde, canı burnundaydı. Durduk yerde Müdürü tarafından terslendiği bir gün öncesini anımsadı. Öfkelendi. Şimendifer bacası gibi burnundan soludu. Zalim feleğin gözü kör olsun ki, bu sabah da ters tarafından kalkmıştı. (Rivayet olunur ki; Ters Adam, dünyaya bile ters gelmiş, kötü kader ağlarını daha baştan örmüştür.)
Yataktan doğrulup terliklerini aradığında, yerinde bulamamanın öfkesiyle ter ter tepinerek hanımına bağırdı:
“Terliklerim nerde benim laaan!?.”
Kahvaltı masasını hazırlıyordu kadıncağız. Beklenmedik zamanda TIR klaksonu gibi yüksek volümlü bir böğürtü duyunca öylesine irkildi ki;
“Yattığın yerin ters tarafına bakıver Bey!” dedi, terslenmekten korkan bir sesle. (Şöyle kedi kedi, miyav miyav bir sesti bu.)
“Yine bilmece gibi konuştun hanııım!” diye; daha bir terslenerek, daha bir yüksek perdeden bağırdı Ters Adam. “Bu yatağın düzü neresi ki bana tersini gösteriyorsun behéy başımın belası!”
Kadıncağız, doğru dürüst bir yanıt bulamamanın çaresizliğiyle ve korku dolu bir telaşla “Gık!..” etti.
Çaçaronluğu ve öfkesi üzerindeydi adamımızın:
“Hele bak sen!” dedi. “Bir de bana gıkını çıkarıyorsun ha!..”
Hanım, bu kez daha bir kibarca “Gık!” etti.
Sonunda Ters Adam; ilk kez Preveze Deniz Savaşı’nda kullanılmışçasına eprimiş ve iyice tersi çıkmış terliklerini, yatağın ters tarafında buldu. Peki, ama o da nesiydi? Bizimki “resmen” pijamalarını da ters giymişti… Kahretsin! Demek geceyi ters giyilmiş pijamalarla geçirmişti? Pes vallahiydi yani!. Şimdi bunda da hanımının kusuru olamazdı ya.
Ancak adamımız yine de; “Hanııım, ben bu pijamaları niçin ters giymişim ha!?.” diye, ipini koparan damızlık bir boğa böğürtüsüyle bağırdı…
Haydaaa!..
Bu kez kadıncağızdan “gık!” bile çıkmadı.
Hanımının “gık!” çıkarmayışını “ilgisizlik” biçiminde yorumlayan Ters Adam; pijamalarını rasgele fırlatıp, o sinirlilikle yöneldiği elbise dolabına da okkalı bir tekme savurdu. Aldığı şiddetin etkisiyle gardırobun kapağı kendiliğinden açıldı. Rengine mengine aldırmadan, askılıktan bir pantolon çekip aldı. Lakin terslikler de yaka bırakmaya niyetli değildi. Yani şimdi olacak şey miydi bu? Her zamanki pantolonunu ayağına geçirmeye uğraşıyor, ama bi türlü beceremiyordu. Beceremezdi tabii!. Çünkü böylesine yüksek bir hiddet ve şiddet içindeyken, ilkokula giden oğlunun pantolonunu almıştı yanlışlıkla. Gözü kör olsundu, terslik işte!..
Zorla ayağına geçirmeye çalıştığı oğlunun pantolonu, ağ yerinden patlayıvermişti. Katsayısı iyice yükselen bir sinirlilikle, onu da fırlatıp attı bir kenara.
Kocaman adam; şimdi oğluna ne diyecekti, yüzüne nasıl bakacaktı? “Kusura bakma oğlum, benimkiler ütüsüz olduğundan, senin pantolonu almak zorunda kaldım!” mı diyecekti?. Yoksa, “Seninkinin modelini çok seviyordum, gömleğimle de uyumlu olduğundan…” palavrasına mı yatacaktı?. Dellenmek üzereydi...
Elini yüzünü yıkamak üzere banyoya yöneldi. Yooo hayır, en iyisi önce tuvalete gitmekti. Tuvalete yöneldi. Tuvalet kapısına yaklaşmışken birden vazgeçip, yeniden banyoya yöneldi. Yok yok, en doğrusu önce tuvalet…
Tuvaletle banyo arasında yaşadığı kararsızlıktan tersi dönünce; kendi kendine okkalı bir küfür savurup, pat diye koridorun ortasına çöküverdi. Köpürüyordu. Etrafa çatacak bahane de bulamıyordu. Bulsa, yapacağını bilirdi evvelallah; kimseye eyvallahı yoktu.
Düşündü ki, bunca terslik sabah sabah çekilemezdi. Aniden yerinden fırlayıp, ayağa kalktı. Gözleri çakmak çakmaktı. Tehlikeli ve öfke dolu şimşekler çakıyordu gözbebeklerinde. Ne düşündüğünü kestirmek güçtü. Dış kapıya yönelmesiyle bir ok gibi dışarı çıkması bir oldu. Müthiş, akıl almaz bir sürat!.. İyi de, don gömlekle dışarı çıkmak da nesiydi azizim; olacak şey mi şimdi bu?. Skandal efenim, resmen skandal!
Bizimki, o don gömlekli haline aldırmadan en yakın arzuhalcinin kapısına dayandı. Arzuhalci, ilk kez karşılaştığı böyle bir manzara karşısında çok korkup telaşlansa da, don gömlekli adama buyur etti. (Sıkıysa etmesin!) Ters Adam, gösterilen sandalyeye çöker çökmez;
Yaz!” dedi. “Hemen şimdi yaz, vakit geçirmeden; ben karar değiştirmeden dilekçemi yaz!”
Dilekçe lafını duyan Arzuhalci, korku ve endişelerinden uzaklaşmış ve rahatlamıştı. Üstelik sevinmişti de. Eee, işin ucunda para vardı; nasıl ve hatta niçin sevinmesindi? Lâkin çok geçmeden neşesi kaçıverdi. Don gömlekli birinde para ne gezsindi?. “Kefenin cebi yok!” derler. Kefenin cebi yoksa, donun cebi dünden olamazdı.. Höh!..
Arzuhalci, tüm bu değerlendirmelere karşın yine de ‘okkalı bir dilekçe döktürdü’ Ters Adam için. Bizimki, dilekçeyi kaptığı gibi sokağa fırladı. Şaşkın ve ters bakışlara aldırmadan, seğirtiyordu. Ne yapıp ne diyeceğini bilemeyen Arzuhalci ise, dilini yutmuş gibi öylece kalakaldı.
...... Pergelleri açan Ters Adam., çalıştığı tersaneye çok ters bir yoldan ulaştı. Müdürün kapısına dayandı. İşte yüz yüzelerdi. ‘İstifa dilekçesi’ni masaya bıraktı.…Hem de Müdürün suratına fırlatırcasına... Bu umulmadık durumun öfkesiyle Adana şalgamı gibi kıpkırmızı kesilen Müdür, sıkıştırılmış metan gazı gibi birden patladı:
..... “Bu ne hal, bu ne saygısızlık!?. Hem makarnamaaa… ehem ühüm… yani hem makamıma, hem de babanaaa… tövbeee, ehem ühüm… hem de bana hakaretten!.. Ulan beyfendi, bu nasıl ters bir dilekçedir kiii, hakkaten şu ca’anım zihnimi bulandırmış ve şu ca’anım kafamı bozmuştur!?. Ulan dua et ki müdürüz, yoksa vallahi anana küfrederdim ha!.. tamam mı!?.. Ulan senin anneni… tövbe tövbeee!.. Hast’tör git ve adam gibi yazılmış bir dilekçe getir lan hayırsız yeşil hıyar!.” Müdür, dilekçenin ters yüzünü göstererek uzattığında, Ters Adam hayretler içinde kaldı. Olacak iş değildi doğrusu. Dikkatsiz Arzuhalcinin azizliğine uğramıştı dilekçe. Karbonlu kâğıtlar sayfalar arasına ters konmuş ve daktilonun şaryosuna o ters biçimiyle yerleştirilmişti. Terslik bu olunca; kâğıdın bir yüzüne düz, öteki yüzüne ters biçimde çıkmıştı yazılar. Burnundan soluyan Ters Adam, tüm bu olanlar yetmezmiş gibi; tutup, dilekçeyi de ters tarafından uzatmıştı Müdüre..
Hay bin kunduz!..
Müdürün odasından ters ters çıkıp, bin bir terslikler yaşayarak evine dönen Ters Adam’a kapıyı hanımı açtı. Hanımının ‘nankör kedi’ bakışlarına aldırmadan, doğruca çalışma masasına geçti ve bugünkü yaşamının öyküsünü yazdı. Hayret! Yazarken rahatladı, neşelendi. En neşeli sesiyle odasına çağırdı eşini. Çalışma odasına şaşkın şaşkın giren hanımını ayakta karşıladı. Bi de tutup iki yanağına öpücük kondurdu. “Bayram seyran değildi, ama inşallah hayra alametti.” Üstelik, “Buyur canımın içi!” deyip, yanına oturttu. Öyküsünü okudu…
Vay be, hanımıyla ilk kez böylesine neşeli ve karşılıklı kahkahalar atıyorlardı. Kadıncağız şaşkın, ama mutluydu. Öyküsünün adını da o koysun istiyordu. Hanımı, ‘TERS ADAM’ adını önerdi ve benimsendi. Harika!..
Öykü zarflanıp pullandı ve ‘MADA SRET’ rumuzuyla bir dergiye yollandı.
TERS ADAM, (takma adıyla MADA SRET) içinden şu dilekte bulunuyordu:
“Dilerim öyküm dergide TERS basılmaz!.”
- Sevdakâr ÇELİK---- - -BİTTİ-
*GIRGIR-sayı: 1172,

*GazeteDOSYA-sayı: 129

14 Ocak 2008 Pazartesi

Erhan Tığlı *öykü* Çok Komik Bir Gündü

Photobucket
Sabahleyin uyandım. İçimde nedenini bilemediğim bir esenlik vardı. Üşümedim, yanmadım. Cama dayanmadım, cam kırılmadı, kana boyanmadım. Dışarıda şiirsel bir hava vardı. Dün gökyüzünü boydan boya kaplayan kara bulutlar dağılmıştı. Mavilikler insanın içini açıyor, güneş gelinlik bir kız gibi gülümsüyor, parıldıyordu.
Türkü söyleyerek kalktım. Elimi yüzümü yıkayıp sofraya oturdum. Kahvaltı hemen önüme geldi. Zeytin, peynir, reçel, bal... her şey tamamdı. Sadece kuş sütü eksikti. Apartman komşularımız kavga, gürültü etmiyorlardı nedense. Dudak bükerek giyindim. Hazırlanıp sokağa çıktım. Her taraf tertemizdi. Etrafta bir gram bile çöp görülmüyordu. Kirlilikten eser yoktu çevrede. Çiçekler açmış, ağaçlar yeşilliğe bürünmüşlerdi. Herkes gülümseyerek birbirine günaydın diyordu. Arabalar kaldırımlara park etmemişlerdi. Yol üstündeki kıraathanede kimse okey, tavla gibi oyunlar oynamıyor, sigara içmiyordu. Müşterilerin hepsi de gazete, dergi, kitap okuyorlardı.
Bu duruma o kadar şaşırdım ki, dalgınlıkla birine çarptım. Çarptığım kişi yüzüme dövecekmiş gibi bakmadı, benden önce özür diledi. “pardon” dedim. “pardon çıkalı eşeklik arttı. Önüne baksana ayı” demedi. Bu kadarı da olamazdı. Biri bana şaka yapıyordu herhalde... Hayret ve şaşkınlıkla kaldırımdan aşağı inmişim farkında olmadan. Karşıdan gelen taksiyi göremedim. Neredeyse arabanın altında kalıyordum. Sürücü, “Arabanın altında kalıp geberdiğine yanmam. Seni adamdan sayarlar, ona yanarım. Dağda mı geziyorsun be?” demedi. “Bir yerinize bir şey olmadı ya? İsterseniz sizi gideceğiniz yere kadar götüreyim” dedi. Teşekkür ettim. Biraz yürümek, bu güzelliğin tadını çıkarmak istediğimi belirttim.
Daireye biraz geç kaldım ama patron kızmadı, anlayışla karşıladı, azarlamadı. Gülerek maaşlarımıza zam yapacağını söyledi. Bu zammı daha önce yapmadığı için özür diledi. Ev sahibi de kiraya zam yapmayacaktı zaten. Büyü bozulmasın diye dua ederek gazetelere göz attım. Enflasyon sıfıra inmişti. Hiçbir eşyanın, malın fiyatı artmamıştı. Hele anarşi, terör, cinayet haberlerini göremeyince gözlerim fal taşı gibi açıldı. Hayret, politikacılar atışmamışlar, söz düellosu yapmamışlardı! Her gün bir cevher yumurtlayan, medya maymunu yıldızcıklar, sanat için soyunmamışlar, birbirleriyle çekişmemişlerdi. Rüya Kaşar, gene abuk sabuk laflar etmemiş, gazetelerin baş köşesine kurulmamıştı. Kendisi her nasılsa ağzını açmadığı gibi, eski kocası, kardeşi, annesi her çorbaya maydanoz olmaya kalkmamışlardı. Futbol maçlarında hiç olay çıkmamıştı. Fanatikler kol kola girip şarkılar söylüyorlardı...
Yoo! Bu kadarı da olamazdı. Biri benimle dalga geçiyordu muhakkak. Hele televizyonda kavgasız dövüşsüz, kansız, cinayetsiz diziler başladığını duyunca iyice zıvanadan çıktım. Ben böyle anormal şeylere alışkın değildim. Yadırgamıştım bütün bunları. Bu ne renksiz, heyecansız hayattı böyle! “Yeter be!” diye bağırdım. Karım, “Sabah sabah niye bağırıyorsun, hayrola, ne var, ne oldu?” diye homurdandı. Bir de baktım ki, daha yataktayım. Hava bulutluydu. Komşular sabah kavgalarına başlamışlardı. Kapıları çarpıyorlar, bağırıp çağırıyorlardı her zamanki gibi. Gazetelerden kan sızıyordu. Pencereyi açtım. Hava kirliliği, gürültü patırtı yüzüme tokat gibi çarptı, beni kendime getirdi. Derin bir oh çektim. Çok şükür, deminki sinir bozucu sessizlik sona ermiş, hayat normale dönmüştü!
Keyifle bir küfür savurdum. Acı bir gülüşle, kendi kendime söylenerek giyinip ayaküstü bir şeyler atıştırdıktan sonra sabırsızlıkla sokağa fırladım. Kirlilik, çirkinlik, kötülük, kollarını açıp bağırlarına bastılar; “Sen bizsiz, biz sensiz yapamayız, hoş geldin, nerelerdeydin, özlettin kendini” dediler. Yolumu gözleyen bencillikle çıkarcılığa selam vererek, alıştığım cehennemin içine daldım.
................................... _BİTTİ_
erhantigli@mynet.com

13 Ocak 2008 Pazar

*yazarımız erdal çakıcıoğlu'dan bir öykü*

çekil sıradan
En doğrusu gece yola çıkmaktı. Böylece kızıyla birlikte sabah Çanakkale’ye varırlar, gereksiz birçok harcamadan da kurtulmuş olurlardı. Zaten başka şansları da yoktu. Üniversiteden istenecek harç parasını güçlükle denkleştirmişti. Yol ve yemek için harcayacakları parayı da eşten dosttan borç almıştı.
Bir gün önceden, kızıyla aynı üniversitenin aynı bölümünü kazanan öğrencisinin babasıyla görüşmüş, birlikte biletlerini almışlardı. Adamın emekli ikramiyesini yeni almış olması biraz rahatlatmıştı onu. Olmaz da bir terslik çıkar ve parası çıkışmazsa ondan borç alır ve İstanbul’a dönüşte öderdi. Gerçi arkadaşı bir gün önceden gitmeyi, orayı iyice gezip tanımayı, yurtları falan gözden geçirmeyi önermişti ama o, buna gerek olmadığını, bütün yurtların birbirine benzediği görüşünde diretmiş ve kayıt gününden bir önce, gece yola çıkmaya razı etmişti.
Yol boyu konuşur, zamanın nasıl geçtiğini bile anlamazlar diye düşünmüştü ama pek de öyle olmadı. Arkadaşı biraz alkollü gelmişti ve daha İstanbul’un sınırlarını çıkamadan uyuyakalmıştı. Çok geçmeden kızıyla öğrencisi de kendilerini uykunun çekici kollarına bırakmışlardı. O da uyumayı denedi ya, bir türlü gözüne uyku girmedi. Ne yapsa, hangi yana dönse işe yaramadı. Baktı ki olmuyor, çabalamaktan caydı ve camdan dışarıyı izlemeye başladı. Derin bir karanlık ve zaman zaman ortaya çıkıp büyüyerek yaklaşan, sonra da küçülerek uzaklaşan ışıklardan başka hiçbir şey göremiyordu. Arada sırada da hızla içinden geçtikleri küçücük kent ya da kasabalar. Hepsi birbirinin aynısıydı ve hepsi de derin uykudaydı.
Daha tan ağarmadan araba vapuruna varmışlardı. Otobüsleri sıraya girip vapurun yanaşmasını beklerken kendini ön kapıdan sabah ayazına bıraktı. Önce içi ürperdiyse de aldırmadı. İskeledeki uyuyamamış yolcuların tünedikleri sabahçı kahvelerinden birinin önüne attı kendini. Demli bir çay istedi. İçip toparlanmak istiyordu. İşte sabah olmuş ama bir damla uyku uyuyamamıştı. Belki içeceği çayla üzerine çöreklenen uyuşukluktan kurtulur, kendine gelirdi.
Daha çayından ilk yudumu almamıştı ki yol arkadaşı da gözlerini ovuşturarak yanına geldi.
- Yarasın. Ne o hocam? Erkencisin bakıyorum.
- Günaydın. Hiç uyumadım ki...
- Niye uyumadın? Hayın neydi?
- Bilmem... Ne yaptıysam, hangi yolu denediysem uyumayı başaramadım. Neyse... otur da bir çay iç.
Oturdu, arkadaşı. Kahvecinin masaya bıraktığı çayı büyük bir iştahla yudumlamaya başladı. Uyku iyi gelmiş, alkolün etkisinden kurtulmuştu. Ancak ağzında akşamdan kalma bir ekşilik vardı. Çay, daha bir ağırlaştırmıştı ağzındaki buruşukluğu. Bitiremedi bardağını, yarım bıraktı. Az sonra da sürücünün sesi gürledi:
- Sıramız yaklaştı, yolcu kalmasın!
Çay paralarını ödeyip arkadaşının arkasından otobüse bindi. Çocuklar hâlâ uyuyorlardı. Geçti, büyük bir özenle koltuğuna yerleşti. Kızını uyandırmaktan çekiniyordu. Öylesine tatlı uyuyordu ki... melek gibi. Vapurda yeniden indiler otobüsten. Feribotun salonuna gittiler yol arkadaşıyla birlikte. Arkadaşı uykusunu almış, çenesi de açılmıştı. Durmadan konuşuyor, atlamadığı konu kalmıyordu.
Dinlemiş görünüyordu ya, aslında dinlemiyordu onu. Aklı kızında kalmıştı. Uyanmış mıydı acaba? Eğer uyanmışsa, karnı da acıkmıştır. Acıksa da, acından ölse de söylemez, “Ben acıktım” demezdi küçük kızı. Diğer çocukları da demezdi aslında. Sıra dışıydı onun çocukları. Yokluğu, yoksulluğu bilerek büyümüşlerdi üçü de. Özentileri, garip istekleri, aşağılık duyguları yoktu. Analarının babalarının sıkıntı yaşamalarına, ezilmelerine dayanamazlardı üçü de. Çünkü biliyorlardı ki onlar için yaşıyorlardı ikisi de. Dünyaları onlardı.
O bu duygular içinde gelgitler yaşarken, kızı da uyanmış yanına gelmişti. Esniyordu. Daha uyku sersemliğinden kurtaramamıştı kendisini.
- Günaydın!
Sevgiyle sarıldı kızına, kolunu boynuna atarak göğsüne doğru çekti.
- Günaydın, minik kuşum... Acıktın mı?
Kızının yanıt vermesine olanak vermeden, yol arkadaşı girdi söze:
- Bizim hayta uyuyor mu hâlâ?
- Sanırım... hiç dikkat etmedim.
Yol arkadaşı çocuğunu uyandırmak için salondan çıkıp merdivenleri inerken, o da kızını kantine doğru sürükledi.
- Kaşarlı bir tosta ve sıcak bir çaya ne dersin?
- Acıkmadım daha, babacığım. Hem daha annemin yaptığı yolluk bile bitmedi.
- O dursun, kızım... daha çok yolumuz var. Hadi, benim de canım çekti, birer tost yiyelim.
- Sen ye babacığım, ben acıkmadım daha...
- Şimdi kızacağım ama...
Kızının direnmesine aldırmadan büfeye yanaştı. İki kaşarlı tost, iki çay ısmarladı.
Karşılıklı geçip oturdular.
- Sen hiç uyumadın mı baba?
- Nereden anladın?
- Gözlerinden. Kızarmış gözlerin.
- Uyuyamadım kızım...
- Neden?
- Bilmiyorum. Sanırım ilk kez bir çocuğumuz bizden ayrı bir kentte okuyacak, onun verdiği sıkıntıdan...
Kızı ne diyeceğini bilemedi. Çok duygulanmıştı. Bir şey söylese ağlayacağından, durduk yerde babasını üzeceğinden korktu, sesini çıkarmadı. Yalnızca sevgiyle babasının gözlerinin içine bakmakla yetindi.
Bir zaman oyalandılar büfede. Sonra ayazı içlerine çekerek dışarıya, vapurun güvertesine çıktılar. Üşüyünceye dek orada durdular. Uzaktan şavkıyan iskele ışıklarına baktılar bir zaman konuşmadan. Sonra da motorlarını çalıştırmaya başlayan otobüslerin olduğu bölmeye doğru indiler. Otobüse bindiklerinde, biraz önce oğlunu uyandırmak için otobüse gelmiş olan yol arkadaşının da uyuyakaldığını gördü, gülümsedi.
Otobüs vapurdan çıkıp yol boyunca ilerlerken, onun da göz kapakları ağırlaşmaya başlamıştı. Az sonra da uykusuna yenik düştü ve başını kızının omzuna koyup uyuyakaldı.
Çanakkale’de iner inmez üniversiteye gittiler. Daha erken olmasına karşın kayıt bürosunun önünde kuyruk oluşmaya başlamıştı. Gidip kuyrukta yerlerini aldılar. Onlar beklerken, yol arkadaşı gidip simit, poğaça türünden bir şeyler getirdi. Ayaküstü atıştırıp açlıklarını bastırdılar. O da az ilerideki kantinden her birine birer çay getirdi. Hep birlikte içtiler.
Kayıt bürosunun kapısı dokuzu epey geçtikten sonra açıldı. Açıldı açılmasına ya, memurların gelip yerlerini almaları, işe başlamaları onu bulmuştu. Sıra onlara geldiğinde de on bire yaklaşıyordu. Kayıt olacak öğrencileri kapıdan içeri aldılar, diğerlerine dışarıda beklemelerini söylediler. Onlar duvar kıyılarına tüneyerek çocuklarının çıkışını beklerken, çevrelerine özel yurtların adamları üşüşmüşlerdi. Her biri yurtlarının güzelliğinden söz ediyor, özelliklerini ballandırarak anlatıyordu. Birkaçının broşürünü alıp saldılar yanlarından. Az sonra da çocuklar ellerinde tomar tomar evrakla dışarı çıktılar. Ve her biri bir köşeye çekilip birbirlerinden yararlanarak doldurmaya başladılar. Bir kez daha girip çıktılar doldurdukları evraklarla.
Yeniden bir şeyler dolduruldu, yeniden girdiler içeri. Az sonra da veliler para yatırma kuyruğuna, çocuklar da kayıt kuyruğuna girdiler.
Kuyrukta beklerken, birkaç kez cebinden harç parasını çıkarıp saydı. Eksiği yoktu, ama yine sayma gereği duyuyordu. Sıra kendisine geldiğinde, parası elinde hazır, bekliyordu. Sıranın önüne geçer geçmez de kızının numarasını, bölümünü ve adını söyleyerek veznedeki bayan memura uzattı. Kadın parayı saydıktan sonra, yüzüne bakmadan, sanki vızırdanır gibi konuştu:
- On beş milyon lira daha bey efendi...
Neye uğradığını şaşırdı bir an. Kadın yanlış saymış olmalıydı parayı. Üsteledi:
- Orada yetmiş beş milyon lira var, hanım efendi... Lütfen bir daha sayın. Ben, en az üç kez saydım da verdim size.
O ana dek yüzüne bakmayan kadın, bıkkın bakışlarını yüzüne, gözlerinin içine dikti.
- Paranın miktarına bir şey dediğimiz yok, bey efendi... Harç parası tamam, ama siz on beş milyon lira daha vereceksiniz.
- O niye?
- Kayıt parası...
Kanı beynine çıkmıştı sanki. Öfkeyle elini önündeki yükseltinin üstüne vurdu.
- O da ne demek oluyor? Soygun mu yapıyorsunuz burada? O harç dediğiniz de kayıt parası değil mi? İki kez kayıt parası mı alınırmış?
Kadın neye uğradığını şaşırmıştı. Hiç böyle zorlusuna rastlamamıştı şimdiye dek. Ama onun da pes etmeye niyeti yoktu.
- Sen bilirsin, kardeşim. Ödemeyeceksen sıradan çık da insanları bekletme!
- Ne demek sıradan çık? Ben hepsinin adına konuşuyorum. O parayı verebilecek olan var, veremeyecek olan var. Yasal olmayan bir işlem yapıyorsunuz ve ben de bir yurttaş olarak buna karşı çıkıyorum! Hem gördüğüm kadarıyla aldığınız bu para için makbuz falan da vermiyorsunuz...
Kadın iyice köşeye sıkıştığını anlamıştı. Bu adamdan kolayca kurtulamayacaktı. Bir şeyler yapmalı, onu saf dışı bırakmalıydı. Oturduğu yerden kalkarak onun omzunun üzerinden kuyrukta bekleyenlere baktı. Sesini onlara duyurarak konuştu:
- Kuyruktakilerin adına konuşuyorsunuz ama, sayenizde bunca insan bekliyor bey efendi!
Döndü, kuyrukta bekleyenlerin kendisini desteklemesini bekledi. Ses çıkmayınca, yeniden konuştu:
- Tezgâhı kurmuş, on beş milyon lira da haraç kesiyorlar arkadaşlar... ben de ona karşı çıkıyorum.
Arkalardan bir kadın sesi yükseldi:
- Ödemeyeceksen sıradan çekil be kardeşim!
- Çekil de işimizi görelim!
- Akşamı edecek değiliz herhalde!
Bekledikçe karşı çıkanlar artıyordu. Hemen arkasında duran arkadaşı da sıkılmıştı beklemekten. Ağzını kulağına yaklaştırarak fısıldadı:
- Hocam, paran yoksa ben vereyim...
İyice öfkelenmişti. Yol arkadaşına çıkıştı:
- Var arkadaşım, var olmasına var da kaz gibi yolunmayı içime sindiremedim.
- Ama böyle kavga ederek de bir sonuca varamayacaksın. Yatırmayacaksan çekil de insanları engelleme bari!
- Sen de mi?
Döndü, alayla gülümseyerek gözlerinin içine bakan kadına baktı. Sesini çıkarmadan elini ceketinin iç cebine daldırdı. Cüzdanını çıkardı. On beş milyon lira çıkararak kadına uzattı:
- Al kardeşim, helal olsun! Aslında az bile alıyorsunuz, üzerimizdekileri de alırsanız, bizi dışarıya çırılçıplak salarsanız daha çok sevineceğim!
Kadın sesini çıkarmadı. Yetmiş beş milyon lira için bir makbuz hazırladı, kaşeledi, önüne sürdü. O sıradan çıkana dek de sesini çıkarmadı. Biraz uzaklaşınca homurdanmaya başladı:
- Sabah sabah nereden çıktı bu dengesiz? Sinirlerimi oynattı! Şimdi gel de bu sinirle akşama dek çalış!
Yol arkadaşı durumu düzeltmeye çalıştı:
- Kusuruna bakmayın, yol yorgunu...
Kadın, üstün çıkmanın gururuyla sesini daha da yükseltti:
- Bana ne canım? Her yol yorgununa, her deliye hesap vermek zorunda mıyım yani? İşte rektörlük orada, maçanız yiyorsa gidin de ondan hesap sorun! Aslında böylelerinin çocuklarını da okula almamalı, ya anarşist olurlar ya da komünist! Armut dibine düşer diye boşuna dememişler...
Yol arkadaşı sesini çıkarmadan işlemini tamamlattırıp oradan ayrıldı. Çıkaramazdı da. Çünkü sıradakiler koro halinde kadına hak veriyorlardı:
- Böyleleri yüzünden geliyor, başımıza ne geliyorsa!
- Kendine güvenmiyorsan çocuğunu okutmayacaksın kardeşim!
- Daha ne! Bize yitirttiğin zamanın hesabını kim verecek? Sen mi?
- Nereden çıkar bu adamlar, anlamadım ki!
- Aslında bir ikisini sallandıracaksın, bak bir daha konuşuyorlar mı?
.................. -BİTTİ-

03 Ocak 2008 Perşembe

*mizah dergilerimiz-2- FIRFIR*

FIRFIR 'DAN SEÇTİKLERİMİZ: FIRFIR’ca _Tekin ARAL KALDIĞIMIZ YERDEN...
Olanı biteni hepiniz biliyorsunuz... Rezilliğin bininin bir para olduğu, böylesine üçkağıt ve kokuşmuş­lukla dolu bu konuda,hâlâ bir şeyler yazma durumunda olmak inanın artık midemi bulandırıyor...
Fırt ve Gırgır'ın nasıl yağmalanmaya çalışıldığı, yazar çizerlerinin eserlerinin, el emeklerinin, göz nurlarının, bir takım güçlerin de omuzlamasıyla nasıl gasp edildiği, dahası siz milyonlarca okurun da kandırılıp nasıl talan edilmeye çalışıldığı artık KABAK gibi apaçık ortada duruyor, görülüyor.
Biz hep birlikte bunca yıl kimleri gördük, kimlerle mecelleştik... Oğuz Aral'ın deyimiyle silah satıcısı Kaşıkçı'nın sol kaşşığı olan Babıali'nin turfanda patronu bize vız gelir tırıs gider.
Hakkımızda yazdırdığı, hepsinin KESİNLİKLE TEK TEK HESABININ SORULACAĞI birtakım komik ve acınacak yazıları cevaplamayı gerekli bile görmüyorum. Zaten vatan haini Aral kardeşlerden Oğuz Aral, Avni dergisinin son sayısında bu konuda söyle­nebilecekleri söyledi. Bu zatı muhteremlerin dillerini pabuçlarına soktu.
Bir gazete ya da dergi sahibi, kendisine mangır getiren bir MANDIRA gibi gördüğü malını. yani gazetesi­ni, dergisini satabilir... İçerdekilerin onurlu sanatçılar, yazar çizerler olduğunu düşünmeyen, onları biraz da kendisinin sağabileceği sağmal inek sanan bir üstün-zeka (!) ve avanesi de bu malı satın alabilir. Tüm bunla­ra kimsenin bir diyeceği olamaz...
Ama bu işin en önemli bölümü, gasp edilen eserlerimiz, çizgilerimiz, yazılarımızdır... Ve de onlarla şu anda sahte Fırt ve Gırgır'lar çıkarılmaktadır.
Bu ülkede SAHTE PARA basıp piyasaya sürmenin cezası vardır... Ama aynı yolla DERGİ BASIP piya­saya sürmenin cezası yok sanılmaktadır...
Oysa vardır... Bu ceza da kendilerine mahkemelerden önce siz okurlar tarafından verilmiştir. Çünkü her hafta bastıkları onca dergi. kağıt fabrikalarına geri dönüp, kağıt hamuru olmayı beklemektedir.
"Avni benim!.., Arap Kadri benim!.. Stero Seyfi benim!..."...Bizim taze uyanığın gülünesi ve açması iddi­aları bunlar....
Bizim, sekreterimiz, halkla ilişkiler müdiremiz, kardeşimiz, temel direğimiz bir Mevhibe'miz vardır... Bunca olan biten arasında ilk hamileliğini yaşıyor... Ve de doğurdu doğuracak... Yani eli kulağında...
Geçen gün gene bu konuları konuşurken birden aklımıza geldi...
"Yahu Mevhibe, dedik... Olmayacak şey değil... İnsanlar otomobillerde bile doğum yapıyor... Ola ki sen de doğumunu hastanelere yetişemeyip dergide yapsaydın... Bu dergide yapılan her şey bana aittir, benimdir!. Diye bağırıp çağıran bu uyanık senin çocuğa da sahip çıkacaktı..."
Ve hep birlikte güldük....
Uzun sözün kısası...
Bundan 14 yıl önce, şimdi bir bölümünü de rahmet­le, sevgiyle andığımız arkadaşlarımızla bir dergi çıkardık! Ve elele, omuz omuza, yürek yüreğe o dergiyi 14 yıl tüm onuruyla ayakta tuttuk...
Şimdi aynı dergiyi tekrar çıkarıyoruz... Gene birlikte...
Elele, omuz omuza, yürek yüreğe!..
FIRFIRCAKALIN...
........................ Tekin ARAL
kaynak:FIRFIRCA- YIL:14, Sayı:1, tarih: o5 Aralık 1989,

26 Aralık 2007 Çarşamba

Halit KIVANÇ_ KUTLU... MUTLU... VE BUTLU BİR BAYRAM DİLEĞİYLE...
Ben hep böyle derim Kurban Bayramlarında... "Kutlu olsun, mutlu olsun, evinize gönderecekleri et butlu olsun" diye.. Fena mı? Hepsi bir arada çıkıyor işte... Belki sporseverler "Futbolumuz da şutlu olsun" diye ekleyebilirler.
Evet, bir bayram daha geldi. Ben küçükken bayramlar gitti mi, "Ya bir daha gelmezse?" diye hayıflanır, bayağı üzülürdüm. Ama baktım ki, gidiyorlar ve geliyorlar. Eeee çocukluk işte!.. Sonradan anladım: Bayramlar gitti mi geliyor ama, insanlar gitti mi ııh!.. Haydi haydi, tatlı bayram neşesine limon sıkmayalım. Üstelik bu bayramda kurban olmadıktan sonra üzülecek bir şey de yok. (Seni hep düşünürüm: Acaba şu bayram günlerinde kurbanlık koyunlar aralarında neler konuşuyorlar, diye...)
İnsanoğullarının neler konuştuğu belli bayram ziyaretlerinde:
- Siz nasılsınız?
- Ya siz?
- Küçükler?
- Ellerinizden öperler... Ya sizinkiler?
Aslında bakarsanız, hani böyle günde neşe kaçırtmayayım diyorum ama... Bayram ziyaretlerindeki konuşmalar da, insanoğullarının bir başka sahtekârlığıyla süsleniyor:
- Ah bilmezsiniz nasıl hazırlandık size gelmek için... Bizim Haşim, aman Safiye teyzenlere ilk gün gidelim, diye nasıl titizlik gösterdi bilemezsiniz. Vallahi Safiye teyzeciğim, Haşim sizi nasıl seviyor, bilemezsiniz.
Bilemezler, çünkü öyle bir şey yok ki.. Biçare Haşim, çok direndi Safiye teyzelere gitmeyelim, diye... Ama kazanamadı mücadeleyi... Çaresiz sıcakta çoluk çömlek sokağa döküldüler...

***
Ya da:
- Buyurun bir lokum daha alın!.. Aaa çocuk çikolatadan iki tane alsın.
Alsın alsın da, gittikten sonra şöyle konuşsun ev sahibi:
- Aman hemşire ne açgözlü aile!.. Kadın tam üç defa aldı lokumdan... O bacak kadar velet de çikolataları avuç avuç yedi valla...
• • •
Böyledir bu... Bayram'ın masum yalanlarıdır bunlar. Kimi de telefon alet edilerek başarılır:
- Allo allo... Dayıcığım, inan ki sabahtan hazırlandık. Fakat işte çocuk bu... Hiç belli olmuyor... Acar hastalanıverdi... O yüzden kalakaldık. Yavrucak yatak döşek yatıyor... Ateşi tam 41'i bile geçti.
Oysa Acar odanın bir köşesinden öbürüne koşuyor. Turp gibi!..
- Dur dur, şu paketi aç da geçen bayramdaki gibi rezil olmayalım.
- O bir kere olur canım. Herifin de tersliği... Ulan bir kutu şeker getiriyorsun. İçine kart koyacak ne var.
- Amcamlar yabancı birinin kartını bulup da "Başkasının getirdiği şekeri bize getirirsiniz ha" diye darıldılar o günden beri... İyi bak şunun içine de götürelim o kekremsi halamlara...
• • •
Bayağı seviyorum bayram cilvelerini... Hele Kurbanda:
-Hayatım, bizimki çok tutturdu, ille de keselim, diye... Ama bizim ev küçük... Çok iş çıkacak.. İyisi mi, parasını Darülaceze'ye verdik.
Bayramdan iki gün evveldi. Karı koca gittik, şöyle iri yapılı kocaman kocaman etli butlu iki koyun aldık. Götürdük, fakirlere verdik. İlle de evde kesmek şart değil ya...
• • •
Bayramlar, hele kurbanlar, insanları zorla politikacı mı yapıyor ne? Durup dururken yalan söylüyorlar böyle!..
• • •
Kadıncağız iyi niyetli... Mübarek bayram günü hayvanları da sevindireyim, demiş. Üç kilo fıstık alıp hayvanat bahçesine gitmiş. Elinde kesekâğıdıyla bakıcıya gelmiş:
- N'olur bana yardım edin.. Bir saattir bekliyorum. Bakın ne kadar da fıstık getirdim. Ama maymunlar bir türlü dışarı çıkmıyor. Arada bir başlarını uzatıyorlar.
- Şey hanfendi... Bu saat... Maymunların sevişme zamanıdır da.
- İyi ama fıstık vereceğim kendilerine.. Çıksalar ya...
-Rica ederim hanfendi.. Siz yatak odanızda... Şey... Beyefendiyle yatarken.. Yani tam sevişirken biri gelip kapınıza vursa da... Size fıstık vereceğini söylese, bırakıp çıkar mısınız?
------- oOo
kaynak: FIRT- YIL:7, Sayı:342, tarih: 28 Eylül 1982
Tekin ARAL_ KURBAN
Bu yıl Kurban Bayramı'nda yaradana sığınıp gene bir kurban keselim dedik.
Bayramdan iki gün önce sabahleyin, kurban almak için evden çıktım.
Bizim Kadıköy yakasında kurbanlıklar daha çok, Fenerbahçe Stadı’nın arkasında, Salıpazarı'nın ucunda satılır. Doğru oraya yollandım.
Arabayı zar zor bir kenara parkettim. Kurbanlık koyunların satıldığı alana doğru yürümeye başladım.
Ben koyundan, koçtan pek anlamam. Bu işleri bizim apartmanın kapıcısı Emin Efendi iyi bilir. Ama, Emin Efendi apartmana şöyle arada bir sadece, "Acaba apartman yerinde duruyor mu?" diye uğradığından, o gün de onu bulamamış, birlikte getirememiştim.
Koyunların arasında dolaşmaya sağa sola bakınmaya başladım. Tam gözümün kestiği şöyle eti butu yerinde, ortahalli bir hayvancağıza doğru seyirtiyordum ki...
Kulağımın dibinde patlayan korkunç biri nara ile neredeyse yere yuvarlanıyordum.
-T...lara bak beyiiim! Koç t....ı bunlar Kooooç!
Şöyle bir döneyim, dedim. Baktım, satıcı olduğunu anladığım ızbandut gibi bir herif, kendisinden biraz daha az izbandut gibi koçla üzerime doğru varıyor.
Kafayı tam zamanında eğip, hayvanın gözüme girmek üzere olan boynuzlarından kılpayı kurtuldum.
İzbandut kucağında hayvanla karşımda dikildi. Sonra da, kucağındaki hayvanın (Affedin) yumurtalıklarını yakalayıp suratıma doğru sallayarak:
T....lara bak ağbi, t....laraaa!
Diye avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.
Önce ne olduğunu anlayamadım. Sonra kendimi toparladım.
-Dur, napıyorsun? Dedim herife. Biraz usturuplu bağır, bak etrafta hanımlar falan var.
-Sana bu koçu vereceğim, abi, diye tutturdu bu defa.
Ben koça gözucuyla şöyle bir baktım. Gerçekten iri, gösterişli bir hayvandı ama kimbilir kaç paraydı?
-Ben biraz bakınacağım, sonra gelirim, dedim.
Birden yere bıraktığı hayvanın ensesine bir tokat patlattı.
-Sana kurbanlık koç değil, pehlivan satıyorum pehlivan!...
Deyip hayvana ense tokat bir daha girişti.
Hayvan önce biraz sersemledi. Neye uğradığını pek anlayamadı. Ama bizim izbandut sağlı sollu elenselerle hayvanı bunaltmaya başlayınca, önce geri çekildi... Sonra ileri doğru atılıp, izbanduta boynuzla karışık bir kafa koydurdu
Ve güreş başladı. Reşit Karabacak...Pardon..'.Bizim çamyarması koç bir tek daldı, koçu havalandırdı. Koç havada bir döndü, birden o anda dizüstü düşen rakibinin sırtına bindi. Derken ızbandut, hayvana bir çırpma yaptı. Sonra belinden yakalayıp tekrar hayvanın üstüne çıktı.
Hayvanı yere yaymaya çalışırken bir yandan da bağırıyordu.
-Pehlivan satıyorum, pehlivaaaan!
Bu arada etrafımız iyice kalabalıklaşmış, herkes başımıza toplanmıştı.
Kalabalıktan yararlanıp tam tüymek üzereydim ki... Durumu gören ızbandut, tuşlamak üzere olduğu koçu bırakıp, kan ter içinde yerinden fırladı, koştu koluma yapıştı.
-Gördün mü abi pehlivanı, dedi. Bu senin kısmetin, alacaksın.
Önce kolumu kurtarmayı bir deneyeyim, dedim.. Sonra "Ulan herif şimdi bir çırpma da ister misin bana çeksin!..." deyip vazgeçtim.
-Bu senin kısmetin abi, alacaksın.
-Peki kaç para bu koç?
-Sen 45 bin ver yeter.
-Ne, 45 bin mi?..Yahu sen çıldırdın mı?
-Ama sana pehlivan satıyorum, pehlivan.
-Ben senin yerinde olsam bu hayvanı, satmam...
- Niye?
-Önümüzde Dünya Güreş Şampiyonası var, oraya sokarım.
-Peki o zaman sana 40 bin olsun, dedi ızbandut.
-Bu arada kolumu bırakmıştı. Bırakmıştı ama, bu defa da toka eder gibi elimi kavramıştı. Bilirsiniz, kurban alıp satarken, satıcı ile alıcı birbirlerinin ellerini tutup sallarlar ve bu sallama, anlaşıncaya, pazarlıkta uyuşuncaya kadar devam eder.
İşte herif de benim elimi öyle kavramıştı.
Bir yandan:
-40 bine anlaştık mı, tamam mı? Diyor, bir yandan kolumu sallayıp duruyordu.
Benim sağ omuzumda, yıllardır masa başında oturarak yazıp çizmekten oluşmuş bela bir kireçlenme vardır.
Birden omuzumdan, çatırt, diye bir ses çıktı.
Adam kolumu sallamaya devam ediyor, bir yandan da:
-Peki 37 bin 500 olsun, diyordu.
-Ingh! Şey 20 bine ver alayım.
Omuzumdaki acı devam ediyor, herif kolumu bir türlü bırakmayıp, devamlı sallıyordu.
-Çıldırdın mı abi, bu pehlivan 20 bine gider mi? Ver peki 35 bine al şunu.
Birden bir mucize oldu. Kolumdaki sancı birden bıçak gibi kesildi. Sonra omuzumda bir rahatlama başladı.
Mucize sağ kolum, bu kireçlenme yüzünden, omuzdan pek fazla açılıp kapanmazdı. Ama şimdi sanki bir mucize olmuş, adam kolumu salladıkça kolum iyice ileri geri gitmeye başlamıştı. Hem de acımadan.
Yıllardır onca doktor parası vermiş, bin türlü ilaç kullanmış, bu kireçlenmeden bir türlü kurtulamamıştım.
Adam kolumu durmadan sallıyordu hala.
-Peki 32 bin beşyüz.. Hadi 30 bin olsun.
Ben ise adama çaktırmadan bir yandan sessizce "Oh" çekiyor.. Bir yandan da pazarlığı uzattıkça uzatıyordum.
-Yahuu 27 bin beşyüz de mi etmez bu hayvan?
-20 bin dedik ya, uzatma...
-Ver 25 bini de al git şunu abi yoruldum valla be!..
Ve pazarlık bitti sevgili okurlar.
Pehlivanı 25 bine aldım sonunda. Belki çok para diyeceksiniz ama, aslında bedava sayılır.
Çünkü o para ile hem bir koç sahibi oldum.. Hem de yıllardır çektiğim omuz kireçlenmesinden kurtuldum.



kaynak:FIRT- YIL:8, Sayı:393, tarih: 20 Eylül 1983

25 Aralık 2007 Salı

Photobucketerhan tığlı
MÜFTÜYE DUA EDENLER...
“Mudurnu müftüsü Osman Şener, geçen hafta Cuma namazında verdiği vaazda, kadınların elinin öpülmesinin yanlış olduğunu savunarak, dayının kızı, komşu teyze bile olsa nikâh düşer. Nikâh düşen kişinin elini öpemezsin. Kalbim temiz demekle olmaz bu iş, demiştir.” (Gazeteler)
...
Delikanlı birahanede içmekte, kara kara düşünmekteydi. Arkadaşları niye düşündüğünü sordular; “Arpacı kumrusu gibi ne düşünüp duruyorsun? Karadeniz’de gemilerin mi battı? Binin yarısı beş yüz, o da bizde yok. Sat anasını, aldırma!” diye teselli etmeye çalıştılar. Delikanlı içini çekti; “Ben düşünmeyeyim de kimler düşünsün. Bir kıza tutuldum. Onu deli gibi seviyorum” dedi.
Çalı Şevket; “Bunda üzülecek ne var? Sevinsene. Keşke, herkes senin gibi sevse, âşık olabilse de dünya daha da güzelleşse. Sevmek gibi güzel bir şey var mı bu dünyada” dedi.
“Seviyorum ama o beni sevmiyor. Bunun neresi güzel?” diye konuştu delikanlı.
“Niye yüz vermiyor sana, neyin eksik? Gençsin, yakışıklısın.”
“Bilmiyorum. Tipi değilim herhalde.”
“Belki de zengin bir koca arıyordur hanımefendi.”
“Sanki zenginler kapısında kuyruğa girmişler. Boş ver! Unutursun zamanla. Ondan daha güzelini bulursun da bu çektiğin acıya gülersin ilerde.”
“Ben onsuz yaşayamam. Başkasında gözüm yok.”
Tam bu sırada Buluş Şevki, elindeki gazeteyi göstererek yanlarına geldi:
“Derdinin dermanı burada” diye güldü.
“Sen benimle dalga mı geçiyorsun arkadaş?” diye başını salladı delikanlı.
“Hayır, gayet ciddiyim.”
“O gazetede dertlere derman bulan dert babası ya da Güzin Abla gibi biri var galiba.”
“Hayır, dert babası değil, müftü bulacak bu arkadaşın derdinin dermanını.”
“Müftü nasıl kurtaracak delikanlıyı, muska falan mı yazıverecek?”
“Gazeteyi okuyun da öyle konuşun.”
Gazeteyi elinden aldılar, okumaya başladılar: “Mudurnu müftüsü Osman Şener, geçen hafta Cuma namazında verdiği vaazda, kadınların elinin öpülmesinin yanlış olduğunu savunarak ‘Yok, öyle dayımın kızı elimi öptü, komşu teyzenin elini öptüm. Nikâh düşer, nikâh düşen kişinin elini öpemezsin... Bazıları diyor ki; benim kalbim temiz. Kalbin ne kadar temiz olabilir ki. Kalbin Hz. Peygamber’in kalbinden daha mı temizdi? Peygamberimiz hiç el öpmedi. Yanlış işler bunlar.’ Dedi.”
Çalı Şevket, dudak bükerek konuştu:
“İyi ama bunun delikanlının derdiyle ne ilgisi var yani?”
Buluş Şevki göz kırptı:
“Müftü, kadınların elini öpen erkeğe nikâh düşer demiş.”
“Bence kadınların elini değil de başka yerini öpersen olur o iş!”
Çalı Şevket’in bu sözüne herkes kahkahayla güldü.
İçlerinden biri, “Çok merak ettim. Delikanlı müftünün yanına gidip hayır duasını mı alacak, kendisini okutup üfletecek mi, yoksa kızın aşkına karşılık vermesi için büyü mü yaptıracak?” diye sordu.
“Kafanız çalışmıyor arkadaşlar” diye elini salladı Buluş Şevki. “Oralara kadar gitmesine gerek yok. Çözüm burada. Bu delikanlının sevdiği kızın ailesi çok dindardır. Hacı hoca takımına çok inanırlar. Bizimki kızın yanına yaklaşacak, bir fırsatını bulup elini öpecek. Onlar da kızlarını kendisiyle evlendirmek zorunda kalacaklar. İşte bu kadar!”
***
Bir süre sonra delikanlı gülerek birahaneden içeri girdi, herkese bira ısmarladı. Kendisine yol gösteren Buluş Şevki’ye sarıldı, “Dediğin oldu abi. Kızı bana vermeye razı oldular. İş garanti olsun diye sevgilimin elini bir kere değil birkaç kere öptüm. Yarın düğünümüz var, hepiniz davetlimsiniz” deyip Şevki’nin elini öpmek istedi ama Şevki hemen elini çekti, göz kırparak; “Aman koçum, müftü duymasın. Bir nikâh da ikimize kıymağa kalkar sonra! Bundan sonra el öperken dikkat et haa!” diyerek herkesi güldürdü.
****
Veli Sarsılmaz, kaynanasının dırdırlarında bıkmıştı. Her işe karışıyor, ben sizin yerinizde olsaydım şöyle yapardım, diye yol gösteriyor, bir yere gidecek olsalar nereye gidiyorsunuz, neye gidiyorsunuz diye hesap soruyor, gezmeye gidecek olsalar hemen peşlerine takılıyor, gittikleri yerde lafı kimseye bırakmıyordu. Tek istediği; kimse sözünden dışarı çıkmasın, herkes can kulağıyla kendisini dinlesin, sözünü kesmesin. Ama o kimseyi dinlemez, dinlese bile denilenlere aldırmazdı.
Bütün bunlar yetmemiş gibi, geçenlerde karı koca banyo yapacak, yıkanacak oldu, hemen yüzünü buruşturdu; “Daha dün yıkanmadınız mı siz, insan bu kadar sık yıkanır durur mu? Bir şey değil, vücudunuz eskiyecek. Biraz nefsinize hâkim olun canım” diye laf çarpmıştı. Her ne kadar, karısı, “Anne, dün değil, üç gün önce yıkandık biz. Havalar sıcak olduğu için çabuk terliyor, kirleniyor insan” dese de, kaynanası söylenmeye devam etmişti:
“Bizim zamanımızda insanlar haftada bir yıkanırlardı. Şimdikiler çekinmeseler her gün yıkanacaklar, suyun içinden çıkmayacaklar. Utanmak arlanmak kalmadı artık.”
Veli beyle karısına böyle diyordu ama kendisi abdest alıyorum diye günde beş altı kere suları şakır şakır akıtıyor, çeşmeyi azıcık kısayım da israf olmasın, demiyordu...
Kocası çoktan öldüğü için yanlarında kalıyordu kaynana. Televizyonda onun istediği programlar izlenirdi. Reklâmlarda kanal değiştirecek olsalar hemen, “Reklâmlar şimdi biter, çevirin gene aynı yere. Zaten televizyondan başka bir eğlencemiz yok, ona da turp sıkmayın” diye bağırmaya başlardı. Onu susturmak için dediğini yapmaktan başka bir çare yoktu. Geçenlerde milli maç vardı ama Veli Sarsılmaz kaynanasının yüzünden maçı seyredemedi, çünkü aynı saatte kaynanasının çok sevdiği bir dizi vardı...
Veli bey bir arkadaşına dert yandı, kaynanasının eziyetlerinden söz etti, ondan nasıl kurtulacağını sordu, kendisinden yardım istedi. Arkadaşı biraz düşündükten sonra:
“Tek çare kaynananı evlendirmek” dedi.
“İyi ama nasıl olacak bu?”
“Orası senin bileceğin iş dostum. Çevrende dul bir erkek yok mu?”
“Komşu Ali Dayı da dul, hem de yaş olarak kaynanamın ayarında.”
“Öyleyse daha ne duruyorsun? Hemen başgöz et onları.”
“Bu kolay bir şey mi? Adama gidip de kaynanamı al mı diyeceğim yani?”
“Bir oyun yap, Ali Dayıyı ikide birde eve yemeğe çağır, kaynananla konuşup anlaşmasını sağla. Gerisi kendiliğinden gelir.”
Veli Sarsılmaz, bu işin altından yüzünün akıyla nasıl çıkacağını düşünerek evine geldi. Ya kaynanası, beni başınızdan atmak mı istiyorsunuz, sizden koca mı isteyen oldu, derse ne yapacaktı. Ali Dayı belki de kaynanasının huysuzluğunu duymuştur, onunla evlenmek istemez, yedirdiği yemekler boşa giderdi. Düşünceli bir tavırla gazetesini aldı, okumaya çalıştı ama başaramadı, aklı hep kaynanasıyla komşuyu nasıl evlendireceğindeydi. Gazetedeki müftü haberi kafasında şimşekler çaktırdı. “Buldum!” diye bağırarak dışarı çıktı, Ali Dayı evinde tek başına oturuyordu. Hemen onu yemeğe davet etti. Adamcağız hangi dağda kurt öldü der gibi Veli’nin yüzüne baktı. Veli Sarsılmaz, daha önce böyle bir şey düşünemediği için özür diledi. “Sen yalnızsın. Kaynanam da yalnızlıktan sıkılıyor. Yemekten sonra sohbet eder, yalnızlığınızı giderirsiniz” dedi. Ali Dayı daveti kabul etti. Veli, Ali Dayı’yı uyardı:
“Kaynanam, elinin öpülmesinden çok hoşlanır, içeri girer girmez hemen elini öpmelisin.”
“İyi ama bu işte bir terslik yok mu, benim bildiğim, çocuklar ya da küçükler büyüklerin elini öperler. Ben kaynanandan küçük değilim ki, büyüğüm. Asıl onun benim elimi öpmesi lazım.”
“O senin dediğin eskidendi. Şimdi kibar erkekler kadınların elini öpüyorlar.”
“Doğru galiba. Geçenlerde bir filmde gördüm.”
“O filmi kaynanam da gördü, içini çekerek, ah ne olurdu, kibar bir erkek de benim elimi öpseydi, dedi.”
Ali Dayı itiraz etmedi. Veli Sarsılmaz, hemen evlerine koştu, hatırlı bir misafir getireceğini, güzel yemekler yapmalarını söyledi.
Bir süre sonra Ali Dayı evlerine geldi ve içeri girer girmez kaynananın elini öptü. Kaynana şaşırdı, “Bu ne demek oluyor böyle?” diye söylendi. Veli Sarsılmaz hemen gazetedeki haberi çıkardı, müftünün dediklerini okuyuverdi. “Demek ki Dayımız seni gözden geçiriyormuş. Elini öptüğüne göre, artık evlenmemiz gerekiyor” dedi. Ali Dayı yutkundu. Ne diyeceğini bilemedi.”Şey yani, yalnızlık Allaha mahsus, ne diyeyim?” diye kekeledi. Kaynana bir genç kız gibi kırıttı, “Koskoca müftü böyle dediğine göre, vardır bir hikmeti. Uyulmazsa günah olur. Ne yapalım? Şeriatın kestiği parmak acımaz” diye konuştu.
Veli Sarsılmaz sevinçle ellerini yukarı kaldırdı, müftü efendiye dua etti.
***
İstenen olmuş, Kaynana, Ali Dayıyla evlenerek onun yanına taşınmıştı. Veli Sarsılmaz ağzı kulaklarında çarşıya çıktı. Onun bu halini gören arkadaşı, “Bu kadar sevinçli olduğuna göre, dediğimi yaptın, kaynananı evlendirdin galiba. Söyle, nasıl oldu bu iş?” diye sordu. Veli bey olup biteni arkadaşına anlattı. “O haberi veren gazete yanında mı?” diye sordu arkadaşı. “Evet, yanımda” dedi Veli. “Hayrola, ne yapacaksın?” diyerek gazeteyi verdi. Arkadaşı, “Sonra söylerim. İşim acele” diyerek eve koştu. Baktı, tahmin ettiği gibi, sevdiği kız annesiyle, evlerine misafir gelmişti. Hemen yanlarına koştu, kızın elini öptü. Annesiyle sevdiği kızın annesi gülerek, “Oğlum, şaşırdın galiba. Kızın değil annesinin elini öpmeliydin” dediler. Delikanlı, “Hayır, şaşırmadım. Ne yaptığımın farkındayım” diyerek gazeteyi önlerine attı, “Okuyun şu haberi bakalım” dedi. Okudular ve başlarını salladılar, “Şu işe bak, artık sevdiği kızla evlenmek isteyen erkeklere gün doğdu” diye konuştular.
Müftüye dua edenler arasına o da katıldı.
Kim bilir, daha bizim bilmediğimiz kimlere yaramıştır bu vaaz. Sağ olasın müftü efendi. Çok kişinin hayır duasını aldın. El öpenlerin çok olsun!
......................... -BİTTİ-

16 Aralık 2007 Pazar

NEDEN.?
Neden bozulan otobüsün yolcuları bizim otobüsümüze aktarıldığında onlara mültecilermiş gibi bakarız?
Neden her gördüğümüz haritada hemen Türkiye'yi bulmaya çalışırız? Millet olarak dünyada kaybolma kompleksimiz mi vardır?
Neden insanlar birbirlerine sarılınca sağa-sola sallanırlar?
Neden öğrenciler ilköğretimin beşinci sınıfına kadar öğretmene 'öğretmenim' diye seslenirken altıncı sınıfta bir anda 'hocam' diye seslenmeye başlarlar?

Neden sınavlarda '4 yanlış bir doğruyu götürür' şeklinde bir uygulama ile öğrenciler cezalandırılırlar da '4 doğru bil, bir doğru da bizden' şeklinde bir kampanya başlatılıp zekâya ve riske girme cesaretine ödül verilmez?
Neden insanlar kapalı bir alandan yağmur yağan alana çıkınca kafalarını eğerler? Yağmura duyulan saygıdan midir yoksa ondan tırstığımız için midir?
Neden dükkânını kapatıp giden esnaf, kapıya, '10 dakika sonra dönücem' yazar, ne zaman gittiğini nasıl anlarız?
Televizyona çıkan insanlar neden kendilerini Türkiye'deki bütün insanların izlediğini sanırlar? Örn: Şu anda 70 milyon bizi izliyor...

Neden gözlerinden öperim denir? İnsan vücudunda öpülecek daha uygunsuz bir yer var mıdır? Kimse kimseyi gözünden öpmüş müdür?
Düğünlerde neden 'Dom Dom Kurşunu' türküsü ile göbek atılmaktadır.? 'Bir avcı vurdu beni, bin avcı beni yedi' gibi sözler eşliğinde kendinden geçen başka milletler var mıdır?
Neden bazı kızlarımız şirin bir hayvancağız gördüklerinde 'inanmıyorum!' derler?. inanılmayacak olan nedir?
Cumartesi ve Pazartesi'nin neden kendi isimleri yoktur?
Dolmuşlardaki fiyat tarifesinde 'en kısa mesafe' neden 'indi-bindi' olarak tabir edilir? Önce inilip sonra mı binilir? Bunda bir terslik yok mudur?
Bilgisayarda bir programı kurarken neden 'kabul ediyorum' ya da 'kabul etmiyorum' seçenekleri vardır? O kadar parayı bayılıp bir bilgisayar programı satın aldıktan sonra 'kabul etmiyorum' seçeneğini işaretleyen bir takım saf kişiler mevcut mudur?

Bulmacalarda boru sesinin karşılığı neden hep 'ti’dir? Bulmacaları hazırlayan arkadaşlar hiç 'ti' diye ses çıkaran boru görmüşler midir?
Neden... ,Ipana 7 reklamındaki kıza, 'Ne zamandan beri Ipana 7 kullanıyorsun?' diye soran Doktor, Ipana 7'nin yeni bir ürün olduğunu ve reklamdan sadece birkaç gün önce piyasaya çıktığını bilmemekte midir?
Neden futbol takımı olan Ajax 'Ayaks' diye okunur da; temizlik ürünü Ajax, 'Ajaks' diye okunur?
Neden ilanlarda 'Doktordan temiz araba' diye yazılır? Hipokrat yemininde 'Arabamı temiz kullanacağım' şeklinde bir madde mi vardır?
Gönderen: Amelie Meli
14.Ara.2007 10:51

14 Aralık 2007 Cuma

*Sezen AKSU'dan bir mizah öyküsü*

İÇİMİZDEN BİRİ...
Yaşantım boyunca tanıdığım ve anlatmaya değer arkadaşlarımdan biri de sokakta her gördüğü genç için,
"Şu ileride duran delikanlıyı gördün mü? Bana o biçim kesik atıyor diyen mahalle arkadaşım Dilber'dir.
Genç kızlık devremin büyük bir bölümünü onunla geçirdim diyebilirim. Benden bir hayli büyük olmasına, kafa yapımızın da uyuşmamasına rağmen yine de iyi arkadaştık. Anlaşmamızın nedenini biraz da onun kişiliğindeki ilginçliğe bağlıyorum. Hiç şüphesiz beni çeken şey, onu daha iyi tanıma arzusuydu.
En belirgin özelliği sokakta, çarşıda, okulda mutlaka kendisine bakacak birilerini bulup, sonra da bundan hiç hoşnut olmamış bir yüz ifadesi ile.
-Gördün mü? Burada da beni buldular. Ayol bu bakışlardan ne zaman kurtulabileceğim diye vıdı vıdı yaparak gününü zehir etmesiydi.
Hiç unutmam, bir gün birlikte sinemaya gitmeyi kararlaştırdık. Ben sözleştiğimiz saatte evine gittim. Kapıyı annesi açtı.
-Aman kızım, iyi ki geldin. Bizimki odasına sabahtan kapandı. Hala daha da orada. Ben çıkaramadım. Belki sen çıkarabilirsin, dedi.
Hakikaten geldiğimi duyan Dilber odasından bir çıkış çıktı ki, küçük dilimi yutabilirdim..
Parıl parıl parlayan gece kıyafeti ve takıp takıştırdığı aksesuarları ile adeta baloya gider gibi giyinmişti.
-Ayol, bu ne hal? Alt tarafı sinemaya gidiyoruz. Gören de partiye falan davetliyiz zannedecek, demek istediysem de diyemedim. Çünkü Dilber'ciğim görüntüsünü o kadar doğal karşılıyordu ki.
Sokağa çıktığımızda ben geç kalma korkusu ile koşarcasına yürümeye başladım. Bir ara bizimkinin yanımda olmadığını farkettim. Kafamı geriye çevirince de Dilber'in sanki Fenerbahçe'de turlamaya çıkmış gibi sağa, sola bakınarak geldiğini gördüm. Biryandan da.
-Yine bakmaya başladılar. Hâlbuki öylecene çıkıvermiştim. Demek biraz süslenmeye kalksaydım hapı yutacaktım diye de homur homur söyleniyordu.
En sonunda sinemaya geldik. Tabii film çoktan başlamıştı. Ben tam içeriye dalıyordum ki, bizim hatun:
-Dünyada olmaz. Çıldırdın mı sen? Bu karanlıkta kim bizi farkedecek? Antrakta girelim diye tutturmaya başladı.
-Yapma, eyleme. Olur mu hiç? desem de mümkûnatı yok. Bizim kız Nuh diyor, peygamber demiyor. Baktım olacak gibi değil. Beklemeye karar verdim. Neyse filmin ilk yarısı bittikten sonra Dilber önde ben arkada tıngır mıngır içeriye girdik. Tabii bütün kafalar bizim hatunun üzerine çevrildi. Bunu farkeden Dilber'in bir yürümesi vardı ki, görülmeye değer doğrusu. Kırk yıllık mankenler podyumda bu kadar rahat bu kadar güzel yürüyemezler.
Hele ara sıra yaptığı ani dönüşlerle de olaya daha bir renk kattıktan sonra yerine yerleşti.
Film başlar başlamaz bizimki de dırlanmaya başladı.
-İlerideki genci gördün mü?
-Nasıl da bakıyor?
-Ne saygısız şey. Keşke gelmeseydik.
-Kalksak mı?
Dikkatimi toparlayıp, filmi seyretmemin imkânı yok. En sonunda da baktım olacak gibi değil.
-Yeter be şekerim. Koskoca sinemada tek kız sen misin? Niye hep sana bakıyorlar? dedim.
Bunun üzerine bizimki makineli tüfek gibi: Vay efendim sen beni kıskanıyorsun, zaten tahmin etmiştim. Ummadığın taş baş yarar dememişler, diye atışa başladı. Yaptığım hatanın büyüklüğünü anlayan bendeniz lafı evirip, çevirip':
-Yok şekerim, aslında öyle demek istememiştim. Çok güzel olduğundan istemesen de dikkati çekiyorsun. Sen yanlış anladın, dedim. Fakat bu sefer de;
-Ah canım. Üzülmene ne gerek var? Güzel olmadığını ben de biliyorum. Bu sende sakın kompleks falan yapmasın. Güzellik Allah vergisidir. Her kula nasip olmaz. Önemli olan ruh güzelliğidir, gibilerinden uzun bir müddet konuşup, durdu.
Eve geldiğimizde, kulaklarımın içinde ziller çalıyordu. Kendimi yatağın üzerine bıraktım. Bir daha da onunla sinemaya gitmek şöyle dursun, kapı dışarıya çıkmamaya karar verdimse de, bu kararım pek uzun sürmedi
------------------- BİTTİ
kaynak:LAKLAK-1983. sayı:98

30 Kasım 2007 Cuma

Photobucket
G.Melisa Çelik_
HAYRA İLE GÜL
Dünyamızdan çok uzakta Sekzan Sistemi'ndeki URUMÇİ Gezegeni'nde HAYRA adında bir çocuk vardı.
Hayra'nın yaşadığı Urumçi Gezegeni; yeşili, mavisi bol bir yerdi.. Kırlarında çocuklar koşturur, doyasıya oynar, gülerler, denizlerinde yüzme yarışı yaparlardı... Hayra, tüm bunlardan çok zevk alırdı. Bir de bilimle uğraşmayı severdi. Son zamanlarda bir "uzay gemisi" yapıyordu. Bu nedenle, her sabah erken kalkıp laboratuvarına gider, uzay gemisi için gerekli aygıtları sağlamaya çalışırdı. Hayra'nın bu çalışmasına, Gezegen Başkanı büyük bir destek veriyordu. Uzay gemisi bittiğinde görkemli bir tören yapılacaktı.
Uzun süren çalışmalar sonunda gemi hizmete hazır duruma geldi. Kalabalık bir kitle önünde çok zevkli bir tören yapıldı. Geminin içindeki Hayra, havalanacağı saati sabırsızlıkla bekliyordu. Derken, geriye sayma işlemi başladı:
"On., dokuz., sekiz., yedi., altı., beş., dört., üç., iki., bir., vee..."
Hayra, artık göklerdeydi. Uzayda dolaşmak O'nu heyecanlandırıyordu. İnmek istediği gezegeni saptamak için haritasına baktı. Gözüne ilk ilişen gezegen DÜNYA idi. Yani, biz insanların yaşadığı yerdi. Buraya doğru süratle yol alıyordu. Gittikçe uzaklarda kalan URUMÇİ, bir bilye kadar küçük gözüküyordu.
Yaklaşık iki ay sonra Hayra, dünyamıza geldi. Tesadüf bu ya, inişini İZMİR'e gerçekleştirmişti. Şaşkındı.. Çevrede pek ağaç yoktu. Çimenler yeşil olma özelliğini yitirmiş, gökyüzü grimsi bir tona bürünmüştü.
Az ileride bir çocuğu gördü. Yanına gitti, tanıştılar..
Çocuğun adı GÜL'dü. Hayra, Dünya'nın doğal yapısının neden böyle bozulduğunu sordu...
Gül üzülerek;
— Bazı insanlar, doğayı bilinçsizce kullandılar, çevrelerine zarar verdiler. Gelecekteki çocukların zarar göreceklerini, bu duruma üzüleceklerini bilemediler. Bu yüzden de doğamız, eski güzelliğini kaybetti!. dedi.
Urumçi'nin göz kamaştıran güzelliğini özleyen Hayra, yardım edebileceğini söyledi. Çok da üzülmüştü. Biraz düşündükten sonra Gül'e dedi ki:
— İlk önce insanlara doğayı korumayı öğretmeliyiz. Çünkü onlar doğayı korudukça, doğa da onları koruyacaktır. Bilimsel araştırmalanm sonucunda bulduğum "iyimserlik iksiri"ni kullanarak bu hedefimize ulaşabiliriz. Ama öncelikle gezegenimden iksiri alıp gelmeliyim.
Gül, büyük bir umutla Hayra'yı uğurladı.
Dört aylık bir beklemeden sonra Hayra çıkageldi. Elinde bir şişe vardı. İyimserlik iksiri, bu şişenin içindeydi:
— İnsanların doğa sevgisini geliştirebilmek için bunu herkese içirmeliyiz.

Photobucket

Gül, hemen harekete geçip arkadaşlarını topladı Onların yardımı ile suların içine "iyimserlik iksiri"nden koydular.
Ertesi gün her yerin ne kadar güzel olacağını düşünmeye başladılar. Görevini tamamlayan Hayra, artık kendi gezegenine dönme vaktinin geldiğini bildirdi. Ama Dünyalı dostları O'nu hemen bırakamazlardı. Yarını beklemesini istediler.
Gül ve arkadaşları kadar, geceyi gemisinde uyuyarak geçiren Hayra da heyecanlanıyor, sabırsızlanıyordu.
Tüm insanlar o sabah sevinçle uyandılar. Mutlulukla koşuyor, gülüyorlardı. Her taraf yemyeşildi. Gökyüzü masmaviydi...
Hayra'ya çok teşekkür ettiler. Ancak çok candan dostlara böylesine teşekkür edilebilirdi. İnsanlara güzel bir çevre sunan Hayra, dosttan da öteydi. Bu­rada kendileriyle kalmasını istediler.
Hayra, üzülerek ayrılmak zorunda kaldı ve Urumçi'ye geri döndü.
Dünya, çevresel sorunlarından kurtulmuş, gerçek güzelliğine kavuşmuştu. Bu güzel dekor içinde in­sanlar eskisinden daha sevimli gözüküyordu.
***
Gül, yatağından, korkunç bir klakson gürültüsüyle uyandı, şaşkındı... Gördüklerinin bir RÜYA ol­duğunu fark edince çok üzüldü.... Mırıldanarak yata­ğından doğrulurken, kendi kendine şunları söylüyordu:
— Ah, keşke bazı rüyalar gerçek olsaydı.


Gül Melisa ÇELİKPhotobucket
Yahya K. Beyatlı Ortaokulu 1 E
Bornova/ÎZMİR
12 yasında
PhotobucketNOT-1992 yılında düzenlenen ÇEVRE VE İNSAN konulu "Çağın Öykücüleri" yarışmasında, bu öykü, yayımlanacak başarıda bulunmuştur.
Photobucket

27 Kasım 2007 Salı

***

***

24 Kasım 2007 Cumartesi

mizah yazarımız ERHAN TIĞLI'dan yeni bir öykü

ÖĞRETMENİN SESİ

Orta yaşlı adam, koltuğundaki evrak dosyasıyla resmi daireden içeri girdi. Yorgun olduğu belli oluyordu. “Her gün bu daireye gide gele usandım be!” diye söylendi. “İşim bir türlü olmuyor, yokuşa sürülüyor. Ne yapmalı bilmem ki? Bugün ne olacak bakalım!”
Orada gördüğü bir sandalyeye oturup biraz dinlenmek istedi. Tam sandalyeye oturmak üzereydi ki, hizmetli koşarak geldi:
“Dur bakalım” diye bağırdı. “O sandalyeye oturman için sana kim izin verdi?”
Adam hayretle, “Bu sandalyeye oturmak için izin almak mı gerekir?” diye sordu.
“Tabi ya, dedi hizmetli. Belki o sandalye başkasınındır. Adam bir sorar be!”
Öğretmen etrafına bakındı, “Kime sorulacak?” dedi.
Hizmetli diklendi, “Kime olacak, bana!” diye bağırdı. “Biz burada eşekbaşı mıyız?”
“Yahu git kardeşim başımdan” dedi adam. “Zaten yorgunum. Bir de seninle uğraşamam. Ekşiyip durma!”
“Ben senin nereden kardeşin oluyorum, vazife başında memura hakaret ha! Gösteririm ben sana. Ekşimek senin gibilerinin işidir.”
“İlle de bir şey göstermek istiyorsan müdür beyin odasını göster.”
“Ne yapacaksın müdür beyi?”
“Bu da sorulur mu? Turşusunu kuracak değilim her halde!”
Hizmetli gene sinirlendi, tehditle parmağını salladı:
“Ağzını bozma, fena yaparım sonra. Müdür beyin odası şurası ama giremezsin” diyerek bir yeri işaret etti.
“Niye giremezmişim?”
“Yasak. Müdür beyin işi var. İçeriye kimseyi almamamı söyledi.”
“Şu sandalyeye oturup işi bitinceye kadar bekleyeyim bari.”
“Hayır. Orada oturamazsın. Hizmetlilere aittir o sandalye.”
Adam çaresizlik içinde ellerini iki yana açtı:
“İçeri girmemi engelliyorsun, burada beklememe karışıyorsun. Sen insanı deli edersin vallahi. Bu kadarı da olmaz yani.”
“Fazla konuşma, alırım ifadeni. Müdür beyin işinin ne zaman biteceği belli olmaz. En iyisi, sen bugün git, yarın gel!”
“Gide gele yol ettim burasını. Yeter artık be! Azmettim, işimi bitirmeden bir yere gitmeyeceğim. Var mı bir diyeceğin?”
Hizmetli bıyık altından güldü:
“Dur bakalım. Sen bu kafayla daha çok gider gelirsin” diye konuştu.
Öğretmen eliyle para işareti yaptı:
“Elimi azıcık oynatsam işim hemen olurdu değil mi?”
Hizmetli yumruklarını sıktı:
“Bana bak, çok ileri gittin sen, diye bağırdı. Bizi rüşvetle mi suçluyorsun?”
“Kimseyi suçlamıyorum, dedi adam. Bu işler çoğu zaman böyle oluyor.”
Hizmetli, adamın üzerine yürüdü, dövecekmiş gibi elini kaldırdı:
“Suçluyorsun,” diye bağırdı.
Onlar orada birbirleriyle çekişirlerken müdür yanlarına geldi, öfkeyle:
“Ne oluyor burada?” diye bağırdı. “Bu ne gürültü böyle?”
“Hadise çıkarıyor efendim, dedi hizmetli. İsterseniz polise teslim edelim.”
“Hayır efendim, dedi adam. Suç kendisinde, vatandaşa güçlük çıkarıyor.”
Müdür adamın sesini duyunca kendi kendine:
“Ben bu sesi bir yerden tanıyorum ama nerden?” diye söylendi. “Ünlü birinin sesine benziyor. Açık vermeye gelmez. (Böyle dedikten sonra adama döndü) Tamam efendim, sinirlenmeyin. Hallederiz işini” diyerek onu içeriye aldı.(Hizmetliye döndü) “Beyefendinin elindeki dosyayı al, gerekli yerlere ilet. Hadi durma, yürü!” diye bağırdı.
Hizmetli şaşırdı, “İyi ama efendim...” diye kekeledi.
Müdür yüzünü buruşturarak ona eliyle gitmesini işaret etti:
“Hadi, ne söylüyorsam onu yap. Fazla konuşma. Çabuk git gel!” dedi.
Hizmetli boynunu bükerek, “Baş üstüne efendim” diyerek dışarı çıktı.
Müdür, odasındaki koltuğu işaret etti:
“Şöyle buyurun efendim, dedi. İşiniz tamamlanıncaya kadar burada oturup istirahat edin. Merak etmeyin. Çok beklemeyeceksiniz.”
Adam teşekkür ederek koltuğa oturdu. Kendi kendine, “Müdür bana niye bu kadar ilgi gösteriyor acaba, hangi dağda kurt öldü?” diye mırıldandı.
Müdür, adama sigara tuttu.
“Teşekkür ederim. Kullanmıyorum.”
Müdür, özür dileyen bir tavırla:
“Sormam bile hata, dedi. Sigara sesinize zarar verir diye içmiyorsunuz değil mi?”
“Böyle bir kaygım yok, dedi adam. Sağlığa zararlı diye içmiyorum.”
Müdür, sigara paketini cebine koyarak, “Ne mutlu size! Ben bir türlü bırakamıyorum bu mereti” diye içini çekti.
“İnsanın alışkanlıklarından sıyrılması zor tabi ama azmederseniz bırakırsınız. Azmin elinden bir şey kurtulmaz” dedi adam.
Müdür yapmacık bir tavırla:
“Nasılsınız, işleriniz nasıl gidiyor, yeni projeleriniz var mı?” diye sordu.
Adam güldü, “Teşekkür ederim. İyi diyelim de iyi olalım. Siz nasılsınız?”
Müdür içini çekti, “Teşekkür ederim. İyiyim ama sizin kadar değil.”
“Yok canım, daha neler...”
“Siz iyi olmayacaksınız da biz mi iyi olacağız?”
Adam acı bir gülüşle, “Doğru! Sadece oynamak için zillerimiz eksik” diye konuştu.
Müdür onun alaycı sözlerini duymazlıktan geldi.
“İşiniz zevkli, kazancınız yerinde. Sizin yerinizde olmak isterdim doğrusu.”
“İşim zevkli ama kazancım yerinde değil.”
“Boşuna itiraz etmeyin. Bir de bana bakın. Akşama kadar dört duvar arasında çile dolduruyorum. Rahat yüzü gördüğüm yok.”
“Eğer çile doldurmak buysa” diye dudak büktü adam.
Müdür, adamın kulağına eğildi:
“Çok hayranınız vardır değil mi?” diye sordu.
“Üç beş hayranım vardır belki ama onlar da işleri bitince arayıp sormazlar.”
“Aman efendim, çok alçakgönüllüsünüz.”
“Alçak olmaktansa alçakgönüllü olmak iyidir.”
O sırada hizmetli içeri girdi, elindeki dosyayı müdüre verdi. Müdür imzalayıp adama uzattı, “Buyurun. İşiniz tamam” dedi.
Adam dosyayı alırken şaşkın bir tavırla:
“Sahi mi?” Diye sordu. “Beni günlerce niye beklettiler öyleyse?”
“Kusura bakmayın. Sizi tanıyamamışlardır, dedi müdür. İşiniz bittiğine göre, buyurun, bir şeyler içelim birlikte.
“İşim acele, dedi adam. Başka zaman içeriz.”
Müdür ayağa kalkarak adamın elini sıktı:
“Öyleyse güle güle size. Bunu saymam. Gene beklerim. Muhakkak gelin ama.”
Adam kapıya doğru yürürken, “Olur. Gelmeye çalışırım” diye konuştu.
Müdür onu durdurdu:
“Kusura bakmayın, dedi. Sesiniz bana yabancı gelmedi. Ses sanatçısı mıydınız?”
Adam alayla güldü:
“Yok canım. Nerde bizde o şans?”
“O zaman muhakkak bir tiyatroda, televizyon dizisinde oynuyorsunuz.”
“Yaptığım iş tiyatroya benziyor ama değil!”
“Anladım! Televizyonda, sinemada seslendirme yapıyorsunuz.”
“Sınıfta yapıyorum ben o seslendirmeyi.”
“Efendim? Anlayamadım. Sakın sunucu falan olmayasınız?”
“Evet, sunucu sayılırım bir bakıma. Her gün bir şeyler sunuyorum öğrencilerime. Daha hâlâ anlayamadınız mı? Öğretmenim ben, öğretmen!”
“Hay Allah!” diye elini alnına vurdu müdür. Başını salladı, “Tamam. Şimdi aklıma geldi. Bize Türkçe dersine gelmiştiniz. Kusura bakmayın hocam, çok değişmişsiniz.”
Adam içini çekti, sitemle müdürün yüzüne baktı:
“Değişen ben değilim oğlum. Siz değişmişsiniz. Değişmeseydiniz öğretmeninizi bu kadar çabuk unutuvermezdiniz.”
Müdür utanarak önüne baktı:
“Güle güle” diye elinin uzattı. “Yine beklerim.”
“Hoşça kalın, dedi öğretmen. Ben de sizi, sizleri bize beklerim.”
........................... -BİTTİ-

***

***

21 Kasım 2007 Çarşamba

***

***

17 Kasım 2007 Cumartesi

*mizah yazarımız BURHAN GÖRKEN'in yeni öyküsü*

“KADININ ADI YOK”
KADINLARIN ADI ÇOK

Adam, herkesin duyacağı yüksek bir sesle;
"-Benim çoraplarım nerde? " dedi.
Bu sesi duymamak mümkün değildi. Odada bulunan herkes duymuş, ama üzerine almamıştı. Bunu söylerken doğrudan birine hitap edilmemiş, ortaya söylenmişti.
Kime söylendiğini bilmeyen söz, kendini duvardan duvara vurup, orta yere düşmüştü. Düştüğü yerde de kalmıştı. Kimse üzerine almamıştı.
Adam karısına bakarak;
“- Hadi buyur, yine söylediğimiz ortada kaldı. “ diye söylendi.
Kadın, yumuşak bir ses tonuyla karşılık verdi:
“- Benim adım yok mu Vedat?”
“- E, var!.”
“-O halde niye adımı söylemiyorsun Vedat?”
“-......”
Adam önce, göz ucuyla; köşede oturup tesbih çeken yaşlı babasına, sonra da karısına baktı.
Kadına hak verdi, ama renk vermedi.
Babasının yanında karısına adı ile hitap edemezdi.
Büyüklerinden böyle görmüş, böyle yaşamıştı. Bunun aksini yaparsa yüzü kızarır, renkten
renge girerdi.
. . .
“- Adımı söylemezsen söylediğin söz ortada kalır Vedat.!.”
Kadın çorapları almak için arka odaya gitti.
Söylenmeye devam ediyordu:
“-Sen bir kez olsun SEVDA dedin mi bana Vedat? Hani SEVDA deme özürlü olsan anlardım. Başka Sevdalara Sevda diyorsun, ama kendi Sevda'na.?. Bana hiç Sevda dedin mi Vedat.?. Demedin Vedat!.”
. . .
Kadın haklıydı.
Ortalığı toplamak kadının göreviydi. Ama ortaya söylenen sözleri de toplayacak değildi.
Kadının adı yok , Kadınların adı çoktu.
'Kaşık düşmanı'ydı. Ama kaşıklar en çok onu severdi. Hatta her kaşık, yanına bir de çatal
alarak, her yemekten önce ve sonra kadının önüne gelirdi. Kirli de olsa, temiz de olsa kadının
elinden geçerdi.
Yani kaşıklara düşmanlığı yoktu.
Kaşıkların da ona düşmanlığı yoktu.
...
Üstüne üstlük, bir de; 'Bizim Köroğlu' ydu...
Aslında bunu anlamak hiç akıl kârı değildi. Kadın kadın olduğu halde, nasıl oluyor da 'Bizim Köroğlu' oluyordu.?.
Kadından "Köroğlu" olurmuydu.?
Neden “bizim körkızı” değil de 'Bizim Köroğlu' oluyordu.?
'Ali'nin kızı, Veli'nin kızı', 'Selami'nin kızı’ydı. Kendi adı ile değil, babasının adı kullanılarak hitap edilirdi.
...
Kadının adı yok, Kadınların adı çoktu.

................................ -BİTTİ-
Photobucket
erhan tığlı
AŞKIN ÇARESİ
Mahallemize yeni taşınmışlardı. 15 16 yaşlarında bir kızdı ama yürek yakmayı, erkeklerin kalplerini hoplatmayı iyi biliyordu. Aramızda onun yaşı kadar bir yaş farkı olduğu halde, gönlüme ferman dinletememiş, tutulmuştum bu komşu kızına. O da sanki bu tutkunluğumu anlamış da, beni kendisine daha tutkun etmek istercesine, kendisine çok yakışan renk renk giysiler giyiyor, güzelliğine güzellik katıyordu. Ona açılmak, aşkımı açıklamak istiyordum ama ya beni reddederse, maksadımı yanlış anlayıp babasına şikayet ederse ya da herkesin içinde azarlarsa diye düşünüyordum. Mahallede dürüst, namuslu bir genç olarak tanınıyordum. Bu durumda kimsenin yüzüne bakamaz, rezil olurum, yeri dibine girmem gerekir. Kendisine derdimi anlatamazsam da deli olurum. Yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakaldı yani...
Cesaretimi kıran bir başka şey de, laf atan, peşine takılan birkaç genci azarlayıp yanından kovması, çekip gitmezlerse polis çağıracağını söylemesiydi. Düşlerimde polislerin arasında eli kelepçeli olarak görüyor, korkuyla uyanıyordum.
Bir süre sonra artık dayanamadım. Ne olursa olsun deyip önüne geçtim, “Size bir şey söyleyebilir miyim?” diye sordum. Ya ne dediğimi anlayamadı ya da anladı da, işine gelmediği için, “Nee?” diye bağırdı. Böyle bir şey beklemediğim için şaşırdım, bocaladım, söylemek istediklerimin hiçbirini söyleyemedim. O,bir şey yokmuş gibi, kalbime basarcasına yürüdü gitti. Aylar ayları kovaladı, içimdeki duygular azalmadı, arttı yavruladı.
Baktım bu böyle olmayacak, kendisine mektup yazmaya karar verdim. Verdim ama yaza boza, geceler boyu düşüne düşüne, orasını çizip burasını düzelte düzelte, bir sayfalık mektubu bir ayda zor bitirebildim. Bitirdim ama gel de ver şimdi. Ya almazsa, ya kızarsa ya alay edip gülerse derken bir ay daha geçti. Derken beklediğim an geldi. Merdivende karşılaştık. Hafifçe gülümsemesinden cesaret alarak mektubumu ceketinin cebine koyuverdim. Duygularımı belirttikten sonra şöyle bir şiir yazmıştım:

“Irmak olup akıyorsun
Gönlüme gül takıyorsun
Gülümün dalında
Bülbül gibi şakıyorsun
Kırmızılar giyince
Alev alev yakıyorsun
Beyazlara bürününce
Sanki melek oluyorsun
Ne de güzel bakıyorsun
Bakışlarınla mektup yazıyorsun
Mektupta imza yerine
Tatlı tatlı gülüyorsun”
Bu şiirin altına da, “Seni düşünüyorum gündüz gece/ Ne olur bul aşkıma çare/ Çözülsün bu bilmece” sözlerini ekledim.
Aradan bir iki gün geçti. Balkonda oturuyor, merak ve heyecanla gelecek yanıtı bekliyordum. Birden önüme dörde katlanmış bir kağıt düştü. Baktım, ondan geliyor. İçimden dualar okuyarak kağıdı açtım, şu dizelerle karşılaştım: “Gel bir ateş yakalım/ Yanışına bakalım/ Düşünmekle baş olmaz/ Sarılalım yatalım.” ....Erhan Tığlı


11 Kasım 2007 Pazar

***

***

04 Kasım 2007 Pazar

***

***

02 Kasım 2007 Cuma

*Vahit AKÇA yazıyor...*

BU IS YERINDE GREV VAR!”
HAYDI DAYANISMAYA..!

Novamed fabrikasında çalışan kadın işçilerin, işyerindeki çalışma koşullarının düzeltilmesi ve örgütlenme haklarının kabul edilmesi için 26 Eylül 2006'dan beri sürdürdükleri grev bir yılı aştı... Novamed isçileri ile patronun 30 Ekim'de masaya oturacağı su günlerde, özelleştirmenin, ücretlerin düşürülmesi, sendikal örgütlülüğü zayıflatma, sendikasızlaştırmaya ve sermaye kârına kâr katma uygulamalarına karşı yeni bir Grev dalgası yurdu sarıyor: Türktelekom Grevi...

“Biz PTT’yi, telgrafçı HAMDI BEY’lerin ruhundan teslim aldık....
Biz bağımsızlık sevdalılarıyız, vatan topraklarımıza canımızı verecek kadar aşığız. Emperyalist güçlerin baskılarına boyun eğmez, sinsi oyunlarına düşmeyiz. Biz halkız.
Bizler dağ ve direk tepelerinde donarak, yer altında lağım sularının içinde, gece ve gündüz demeden çalıştık. Bizler telefona müracaat eden vatandşsın telefon almaya ömrünün yetmeyeceği bekleme sürecini bir güne indirdik.”

Böyle diyor grev gözcüsü Bayram.. Uğradıkları haksızlıklara ve hainlikle suçlamalara karşın, başı dik eylemlerinin haklılığını savunuyor...

Haberleşme, hayatımızın bir parçası.. Telekom grevi, ağacın kökleri ve dallarıyla hayata bağlanması gibi tüm hayatı etkiliyor.. Cep telefonlundan, hastanelere, kredi kartlarından, alışveriş merkezlerine, bankalar, haber merkezleri, internet altyapısı, tüm devlet daireleri ve kurumlar, illerarası ve yurtdışı iletişimini de etkileniyor.

Grev sırasında yaşanan olumsuzluklar da, haklı bir eylemi haksızlığa uğratma çabası içinde.. Greve destek sağlama izlenimi yaratan, internet bağlantılarını sağlayan kabloların kesilmesi, grevdeki insanları hainlik suçlamasıyla karşı karşıya bırakıyor..

Kadıköy’den bir grup Karikatürcüler Derneği üyesi karikatürcü (Canol Kocagöz, Mustafa Bilgin, Kamil Yavuz, Vahit Akça) olarak, destek ziyaretlerine gittiğimiz Telekom’un Acıbadem’deki merkezinde bir grev gözcüsü kabloların kesilmesi olayına; “Biz böyle bir şeyi nasıl yapabiliriz, kendi grevimizi sabote edebilir miyiz?” diye karşı çıkıyor..

Sonra bir başkası: “Turktelekom uzantılı mailler kesilmiş, bazı siteler kapatılmış, hastalanan arkadaşlarımıza hasta kağıdı imzalatılmıyor.. Bunlardan haberiniz var mı?” diye soruyor.. “Bizi hainlikle suçlayanlar, asıl bunların hainlik olduğunun farkında değiller mi? kişilerin haberleşme özgürlüğü, hastaneye gitme özgürlüğü var.. Bunların annesi, kardeşleri, akrabası çocukları var...! Ayıptır!” diyor..

Bir başkası:
-“Emperyalist güçlerin parçala yönet parolası ile kurumumuzdaki personeli dörde bölerek yönetenler, 30.000 ile 80.000$ alırken, maaş artısına %4 önerilen bizler, bir taraftan da bazı sosyal haklarımızı kısarak, reelde %20’ye yakın maaşı geriye düşecek olan üyelerin de sonuna kadar yanında olmaya çalışıyoruz..” diyor...

Bir arkadaş da, yaşadıkları bir detayı bize karikatürize ediyor:
-“gelen arıza ihbarları karşısında ne yapıyorsunuz?”
- “gelen arızaları not alıyoruz. arızalara bakmıyoruz ama kayda "arıza giderildi" diye giriyoruz...”
-“bu, eylem bittiğinde size biraz fazla yük getirecek anlaşılan?! ”
-“valla öyle.!. sonunda bu grev bittikten sonra, biriken bütün arızaların hepsine birden bakmak zorunda kalan da yine bizler olacağız..” diyerek gülümsüyor...

-“Yapılan sabotajlar, yetmiyormuş gibi üstüne üstlük geçenlerde binanın bahçesinden rulo halindeki kablolar çalındı.!” Diyor bir diğeri...
-“Çingeneler ..” diye devam ediyor.. “Bunun eylemi baltalama girişimleriyle bir ilgisi yok. satıp para kazanmak için...”

Keyifli sohbet sürüyor, çaylar gelip gidiyor, arada kahkahalar arasında onlar da biz de moral buluyoruz.. Ayrılmadan önce uzattıkları ziyaretçi defterine karikatür olarak düşüncelerimizi yazıyoruz.. Sergi umudumuzu iletip ayrılıyoruz...

Yazının kaleme alındığında üçüncü haftasına girecek olan Turktelekom grevi; sabotajlar, hainlik suçlamaları, mahrumiyetler altında, ama buna karşın yurt genelinde ve yurt dışındaki sendikalar ve çeşitli kuruluşlardan gelen güçlü desteklerle birlikte kademe kademe ama kararlı bir bicimde sürüyor..
Vahit AKÇA

22 Ekim 2007 Pazartesi

Photobucket
erhan tığlı
ŞEYTANIN OYUNU
Köyümüzde Şeytan Aziz diye anılan kurnaz bir kişi vardı. Kendisi için, “ Allah’ın cebinden peygamberini çalar, şeytanı sulu dereye götürür de susuz getirir” derlerdi. Soyadı gibi melek olan Ali beye , “Sen melek değil keleksin” diye takılır, onu kızdırır dururdu.
Günlerden bir gün Melek Ali, kahveye damladı. Ağzı beş karıştı.
“Bugün beni kimse kızdıramaz, diye konuştu. Çok mutluyum. Beklediğim para geldi. Herkes yalan sanıyordu ama bak doğru çıktı."
“Yalan. Ağzımızı kapamak istiyorsun” diyenlere içi para dolu cüzdanını gösterdi.
Konu yalandan açıldı.
Melek Ali, “Kim bana inandırıcı bir yalan söylerse, ona yüz lira vereceğim” diye bağırdı.
Herkes bir şeyler söyledi ama inandıramadı.
Melek gülerek bir köşede kara kara düşünen Şeytan Aziz’in yanına yaklaştı,
“Gene ne şeytanlıklar düşünüyorsun? Diye sordu. Bak, fırsat ayağına geldi. Sende yalan çoktur. Bana inandırıcı bir yalan söyle de para senin olsun, yabancıya gitmesin.”
Şeytan Aziz derin bir ah çekti: “Senin hiçbir şeyden haberin yok, gülüp oynuyorsun ama benim anam öldü, mezara gömecek param yok, onu düşünüyorum” diye ağlamaklı bir sesle konuştu.
Melek Ali üzüldü, “Kusura bakma, dedi. Başın sağ olsun! Ben yüz lirayı nasıl olsa gözden çıkarmıştım. Sana vereyim de annenin ölüsünü kaldır.”
Şeytan Aziz onun ellerine sarıldı, “Teşekkür ederim canım kardeşim, dedi. Seni zamanında çok kızdırdım. Özür dilerim. Ama sen üzerime düşmedin. Bilmem bu iyiliğini nasıl ödeyeceğim, bu büyüklüğünün altından nasıl kalkacağım?"
Melek Ali, “Bana borcun falan yok. Arkadaşlar arasında olur böyle şeyler” dedi.
Şeytan Aziz gitti.
Kahvedekiler oyuna daldılar.
Melek Ali gazetesini okudu. Bir süre sonra da arkadaşının ne durumda olduğunu öğrenmek, onu teselli etmek için Şeytan Aziz’in evine uğradı.
Kapıyı Aziz’in annesi açtı. Melek şaşırdı, “Siz ölmemiş miydiniz?” Diye bağırdı.
Kadın, “Ne ölmesi? Sapasağlam ayaktayım. Benim ölüye benzer halim var mı?” dedi.
Melek Ali ona Aziz’in nerede olduğunu sordu. “Kim bilir hangi meyhanededir? Enayinin birini kandırdığını, kazandığı parayı yemeye gittiğini söylüyordu” yanıtını alınca doğru onun her zaman içtiği meyhaneye gitti, yakasına yapıştı:
“Ulan! Ölümle şaka olur mu kepaze herif!” diye bağırdı.
Şeytan Aziz pişkin bir tavırla güldü:
“Sen inandırıcı bir yalan söyleyene yüz lira vermeyecek miydin? Ben söyledim, inandırdım işte. Yalanı nasıl söyleyeceğim seni ilgilendirmez” deyip kadehini Kelek Ali’nin şerefine kaldırdı.
................................. -BİTTİ-

15 Ekim 2007 Pazartesi

*Timmory'den bir öykü *

Pouig Adlı Pire
Pouig adını taşıyan bu pire kuzeyin kutsal bir plajında dünyaya geldi. Kısa bir zamanda yetişkin olunca, taşranın orta halli bir böceği olarak kalmamak ve başkentte parazit geçinmek gibi partak bir mesleğe atılmak niyetinde olduğunu açığa vurdu.
Sıçramayı öğrenir öğrenmez aşırı bir özgürlüğe kavuşmak, pireler arasında gelenek olduğundan Pouig'in annesi babası, onu bu isteğinden alıkoymadılar, bundan başka, Pouig onların yedi yüz kırk dokuzuncu çocuğuydu. O olmasa da kendilerine diğer bir sürü çocukları kalıyordu. Hoş, bu kalanlar için de tasa etmiyor1ardr ya. .
Aile duygusu, çocukların artan sayısıyla ters orantılıdır. Okuyucularımın, üzerinde derin düşünmelerini sağlamak üzere bu temel kuralı aa ara söz olarak burada sunuyorum.
işte böylece Pouig, yola Çıktı. Pireler için turizm problemi insanlarınkinden daha kolaydır. Bunu da âcizane belirtiyoruz. Gerçekten pireler, yol parası vermek ya da izin vesikası almak zorunda kalmadan serbestçe yer değiştlrebilirler.
En yakın bir istasyona ulaşmak üzere bir köpeğin sırtına binmek ve oradan da bir otel arabacısının üzerine sıçramak Pouig için yetti gitti. Bir şeftren de onu Paris'e götürmeyi kendisine görev bildi. Hatta onu yolculuk süresince beslemek hatırsayarlığına kadar işi ileri götürdü.
İstasyona varır varmaz, başka bir katarla kendisini yine geldiği yere götürür korkusuyla Pouig, elini çabuk tuttu ve garda gazete satan ak saçlı bir ihtiyarın üzerine yerteşti. Bu ağırbaşlı gazetecinin üstünde daha önce yerlemiş birçok arkadaşı bulunduğundan Pouig'in mutluluğu çok arttı.
Adamcağız, yeni pansiyonerinin geldiğini fark eder gibi oldu:
-"Sanıyorum ki..." dedi meslektaşlanndan birine, "pirelerim bir tane daha fazlalaştı."
Ve gazetelerini satmak üzere kısık sesiyle bağırmasına devam etti.
Pouig, ihtiyarın sertleşmiş derisini delmek için az çok zahmet çekti; karnı doyunca öteki pirelerle içten arkadaşlık bağları kurdu, onları, -biraz bayağı olmakla beraber- sevimli buldu; şu var ki daha zarif, daha şık arkadaşları olmasını istiyordu.
Düşüncesine göre, onun yüksek sosyete çevresine girmesini sağlayacak kişi, üzerinde kalmakta olduğu bu zavallı adam değildi. Bu ihtiyarın devam ettiği yerler Croissant sokağı ile kaldırımlar ve birkaç koltuk meyhanesinden başka birşey değildi. Pouig bundan ayrılsa belki de daha az besleyici niteliği olan öteki gazetecilere gidecekti. Müşterilerin üzerine sıçraması ise mümkün olmuyordu, çünkü bunlar gazetelerini alırken ihtiyara fazla sokulmamaya dikkat ediyorlardı.
Bir gün öğleden sonra, ihtiyar gazeteci çatı arasında dinlendiği sırada odanın havası birdenbire mis gibi bir koku ile doldu: İçeriye GENÇ BİR KADIN girmişti.
İhtiyann ensesinde uyuklamakta olan Pouig, bu kadını daha iyi görmek üzere onun ak saçlarının çalılıkları arasına daldı.
- Kimdir bu kadın? diye sordu arkadaşlarına.
- Diane'dır, bizim ihtiyarın kızı...
- Ne iş yapar?
- Birçok serüvenden sonra zengin bir Brezilyalı ile evlendi. Şimdi onunla birlikte yüksek bir hayat yaşıyor.
Gözleri kamaşan Pouig, bu güzel kadını seyre daldı.
- işte ben bununla birlikte yaşayacağım! diye haykırdı.
Yaşlı bir pire kendisini uyarmak istedi:
- Sakın ha, dedi, bizim ihtiyar gazeteci emniyetli bir kişidir. Diane ise bilmediğimiz, tanımadığmız bir kadındır.
Kendini tehlikeye sokarsın. Hem bu yosmanın, bizim için korkunç sayılacak kötü bir huyu vardır.
- Nedir o kötü huyu?
- Sık sık yıkanır.
Fakat Pouig, Paris kasırgasının içine girmeye can atıyordu. Bu hevesine karrşı duramadı: Diane'nin babasına yaptığı ziyaret bitince, onu kucakladığı andan faydalanarak korsajının oyuntularından biri arasına giriverdi.
Diane, büyük bir lokantada kocasını bulmak üzere giderken o da zevkle bulunduğu yere iyice yerteşti.
Ve Pouig hayatında ilk defa olarak müzikli bir akşam yemeği yedi.
Yemekten sonra Diane, piresi ve Brezilyalı ile birtikte eve döndü.
Pouig, Brezilyalının da etinden tatmak istemişti, ama yabancı etinin meşin gibi olacağına hükmetti. Artık titiz olmaya başlamıştı.
Pouig o gece yorgunluktan bitkin bir halde uyuduğu zaman hiçbir pireye kısmet olmayan en güzel rüyaları gördü.
Diane, piresinin can yakıcı okşamalarına katlanmıştı. Kaşınmaya cesaret edemiyordu, çünkü, bu bayağı hareketin kocasının hoşuna gitmeyeceğinden korkuyordu. Sabahleyin kocası evden çıktıktan sonra Diane, hemen zile basarak oda hizmetçisini çağırdı ve ona banyoyu hazırlamasını söyledi.
Pouig hiç aldırış etmiyordu. Fakat birden su baskınına uğradı. iki saniye sonra da cesedi su üzerinde yüzüyordu...
Onu gören zalim kadın:
- Pis hayvan, işte, boğuldu! diye haykırdı.
Pirenin ölüsü başında çekilen nutuk da bundan ibaret oldu.
...
Pouig, böylece vaktinden önce göçtü, gitti.
İşte ihtiras ve lüks eğilimi pireleri olduğu gibi insanları da yokeder.
...Bu öyküden alınacak ahlak dersi bu olacaktır:
Eğer bu ders hoşunuza gitmediyse başka bir ders çıkarmak üzere size izin veriyorum.
Ben öyküme, size tilozofça düşüncelere dalma imkânını verecek şekilde yön verdim; herhalde beni, çıkardığım sonucu değiştirmek ve fazla bir çaba harcamak zorunda bırakmak istemezsiniz. Bugün yeteri kadar çalışmış bulunuyorum.
.................. -BİTTİ-
çeviri: Nuri Can

*yazarımız Ali KOÇ'un kaleminden...*

TOPRAK BAŞINA
Köyün birinde Musa, hanımı Yeto bir de kızları Fade varmış. Bunlar mutlu bir şekilde geçinip gidiyorlarmış.
Gel zaman git zaman; derken, aradan yıllar geçmiş.
Musa ve Yeto’nun kızları Fade yetişkin çağına gelmiş. Heyhat ki, ailenin huzurlu ve güzel günleri birden bozulmaya başlamış.
Fade evin artık yetişkin kızı olunca, evin her işini görür, baba ve anasına hizmette kusur etmezmiş.
Her ne olduysa, kızcağız ergenlik çağına gelince olmuş.
Fade evlerinin önündeki köy çeşmesine su almaya gidince birden bir kuş çeşmenin başına gelip konuyormuş. Fade su doldururken kuş dile geliyormuş;
“-Toprak başına, toprak başına; herkes kocaya gitti, sen ne zaman kocaya gidecen?” deyip uçup gidiyormuş.
Kızcağız bu sözlere üzülüp ağlıyormuş, günden güne eriyip bitiyormuş. Babası ve anası da kızlarının bu haline çok üzülüyorlarmış;
“-Acaba bizim kızın ne derdi var ki böyle günden güne eriyip bitiyor?” diye kara kara düşünmeden edemiyorlarmış.
Günlerden bir gün Fade yine su almak için köyün çeşmesine gidince, peşisıra bir komşu kadın da su almaya gitmiş.
Tam o sırada kuş yine gelmiş, çeşmenin başına konmuş. Her zamanki gibi;
“-Toprak başına, toprak başına!..” deyip, uçup gitmiş.
Komşu kadın kuşun kıza söylediklerini duymuş. Kadın koşarak gelmiş, kızın anası Yeto’nun karşısına dikilmiş. Demiş ki;
“-A, anam; sen demiyor musun bizim kız her geçen gün biraz daha kötülüyor?”
Yeto da çaresizce karşılık vermiş;
“-Ne bilem aney ne bilem, ne derdi varsa bize bir şey söylemiyor.!.”
Kadın, olanı biteni anlatmaya çalışmış;:
“-Ben Fadenin ardı sıra suya gidiyordum. Fade suyu doldururken bir kuş geldi çeşmenin başına kondu. Fade’ye, ‘Toprak başına toprak başına, herkes kocaya gitti sen ne zaman gidecen?’ diyip uçtu gitti. Sizin kız da ağlayarak, boynunu bükerek çeşmeden ayrıldı.”
Bu olayı duyan babayla anne uzun süre düşünmüşler ve tek bir çare gelmiş akıllarına ... Köyü terk edip başka uzak yerlere gitmeye karar vermişler.
Bir iki gün içinde hazırlıklarını görmüşler...
Baba Musa, anne Yeto ve Fade köyde komşularıyla helalleşip, köyden ayrılıyorlar...
Bir iki gün konup göçüyorlar, ta ki köyden epeyce uzaklaştıklarına kanaat getirdikten sonra, uygun buldukları bir yere yerleşmeyi düşünüyorlar.
Aşırı yorgunluktan, konakladıkları ilk yerde uykuya dalıyorlar.
Fade uykusunda bir rüya görmüş, rüyasında aksakallı dede kendisine;
“-Kızım senin nasibin biraz ilerde göreceğiniz bir kulübede yatıyor.” demiş ve demesiyle kaybolmuş..
Fade Kız o an irkip uyanıyor. Kendi kendine ağlıyor. Annesine, babasına olanlar anlatıyor. Bunu duyan anne baba yola devam ediyorlar...
Az ilerde, aksakallı dedenin tarif ettiği kulübe görünüyor.
Kulübenin önüne gelince bir nefes alıyorlar.
Baba Musa kulübenin etrafına bir göz atıyor, kulubenin kapısını zorlayarak açmaya çalışıyor ama açılmıyor; hanımı Yeto deniyor o da açamıyor.
Fade; “-Anne bu benim kaderim, bir de ben deneyeyim.” deyip, kapıyı kolayca açıyor.
İyi de, Fade adımını içeri atmış, kapı tekrar kitlenmiş.
Anneyle baba dışarıda, Fade kız içeride kalmış. Fade içerde, annesiyle babası dışarıda ağlamaya başlamışlar..
Sonra anası sormuş, “-K,ızım içeride ne var ne yok bize söyle!”
Kızcağız içerden seslenmiş; “-Ana bir kuru mezardan başka bişey yok!.”diye...
Annesi kızına; “-Senin kısmetin o mezarda, onun başını bekle!” deyip, köylerine geri dönmeye karar veriyorlar..
Kız ağlarken gördüğü rüya aklına geliyor ve, “-Ben bu mezarın başında bekleyecem!” deyip mezarın başında bekliyor.
Bir gün on gün derken zaman akıp gidiyor.
Otuz dokuz gün dolunca kulağına bir sesler gelmiş, durup can kulağıyla dinlemiş. Bu sesler, o sıra yoldan geçen bezirgânlara aitmiş. Durumu anlayınca can havliyle avazı çıktığı kadar bağırmış;
“-Bezirgân başı bezirgân başı, yok mu bana bir can yoldaşı!..’.
Bunu duyan Bezirgânbaşı adamlarına emir veriyor. Kervanın en arkasında yürüyen kara kuru, cılız kızı can yoldaşı olarak Fade’ye gönderiyor.
Kara kız kulübenin önüne gelince kapı açılmış ve içeri girmiş. Hal hatır sorulduktan sonra Fade, gelen konuğu GULİŞ’e demiş ki;
“-Kız anam otuz dokuz gündür bekledim. Bu gün de sen bekle, ben de biraz olsun uyuyayım.”
Fade uykuya dalmış.Guliş beklerken mezar ortadan ikiye ayrılmış. İçinden babayiğit, yakışıklı bir genç çıkmış. Mezarın başında bekleyen kıza; “-Senin adın ne?” demiş.
Kız da; “-Benim adım GULİŞ.!” demiş.
Adam Guliş’e, “-Sen benim helalliğimsin!” demiş. Uyana Fade’ye de, “-Sen benim anam, bacımsın!” demiş.
Guliş sevinmiş, Fade de üzülmüş. Çünkü; “-Ben otuz dokuz gün bekledim, Guliş bir gün bekledi kısmet ona çıktı.”diye düşünmüş.
Delikanlı;
“-Çarşıya gidiyorum, size neler alayım?” deyince, Guliş şöyle demiş:
“-Kutnu kumaş, ayna, tarak.” demiş ve aklına ne gelirse istemiş.
Fade de; “-Bana bir sabır taşı bir de kalem tıraşı getirirsen yeter!.” demiş.
“-Olur mu bacım, Guliş her şeyi istiyor; sen de ne istersen alayım!” diye diretmiş delikanlı.
Fakat Fade başka bir şey istemiyor.
Delikanlı çarşıdan, Guliş’in ve Fade’nin dediklerini de alıp dönüyor.
Fade sabır taşını ve kalem tıraşını alıp, köşeye çekiliyor.Başlıyor sabır taşına, “-Sen mi sabır ben mi sabır?!.” diyor, kalem tıraşını kendine saplayacağı zaman delikanlı elinden tutuyor;
“-Derdin ne Fade, niye böyle yapıyorsun?” diye soruyor..
Fade sitemle diyor ki;
“-Niye yapmayayım, ben otuz dokuz gün gözümü kırpmadan senin mezarını bekledim. Guliş seni bir gece bekledi. Sen mezardan kalktın onu helallığına aldın, beni de anan bacın ettin. Ben ölmeyeyim de kim ölsün?.“
Fade kız durumu anlatınca delikanlı;
“-Madem öyle, o zaman Fade sen benim helallığım ol, Guliş de anambacım olsun!” der.
Kırk gün kırk gece davul zurna çalınmış, düğün kurulmuş ve gençler muradına ermişler.
Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…
................ –BİTTİ-

24 Eylül 2007 Pazartesi

*mizah yazarımız BURHAN GÖRKEN'den bir ÖYKÜ*

Ünsüz Düşünür Bekir
ve Ünlü DİVA
Her haftasonu olduğu gibi yine kahvehaneye gitmişti.
Kapıyı açıp içeri girdiğinde; “Dumanlı dumanlı oy bizim eller, yine geldim sana!.”
diye içinden geçirdi.
Diğer haftasonlarında olduğu gibi içerisi yine tıklım tıklım doluydu. Kahvehane ahalisi 'toz duman içindeydi' demiyorum, tozsuz 'duman' içindeydi.
Boş bir sandalye bulup, televizyonu görebilecek bir yere ilişti.
Magazin haberlerini hiç sevmezdi. Televizyonda yine magazin haberleri vardı.
Ünlü "Diva"dan bahsediyordu televizyon kanalları. Canı sıkıldı. "Diva "lı haberlere iyiden iyiye bozuluyordu.
Yan masada boş duran bir gazeteyi alıp okumak istedi. Orada da "Diva"lı haberleri görünce elindeki gazeteyi bırakıp bir başkasını aldı. O da diğerinden farksızdı. Sözleşmişlerdi sanki, deli etmek istiyorlardı Bekir'i.
Ünsüz Düşünür Bekir, düşünüyordu... "Cıva" gibi kadınlar varken neden gazeteler, televizyonlar, hatta FM kanallı radyolar "Diva"dan bahsediyordu.?
. . .
Kültablasını önüne çekip bir sigara yaktı. Derin düşüncelere dalmıştı. "Diva" ne demekti.? Türkçe olmadığına göre, hangi dildendi.?..
Arapça olabilir miydi,?.
Belki de İngilizce...
Ya da Fransızca...
...
Eskiden radyoda İbranice haberler verilirdi. “Belki de İbranice’dir.” diye düşündü. İbranice olabilir miydi?
Üzülüyordu. Hem de çok üzülüyordu.. Son yıllarda Türkçe’nin iyiden iyiye bozulduğunu düşünüyordu... "Maganda", "Maço", "Miço" derken, bir de "Diva" çıktı şimdi, diye geçiriyordu içinden.
Uzaktan bakanlar eğer Ünsüz Düşünür Bekir’i tanımasalar; “Kredi kartlarının borcunu ödeyememiştir, bizimki yine onu düşünüyor.” sanırlardı ya da “Aldığı emekli maaşı, daha eve ulaşamadan tükenmiş; kahvehaneye verecek parası kalmadığı için düşündüğünü” sanırlardı.
. . .
Kahvehane ahalisi Bekir’i iyi tanırdı. O en son kendini düşünürdü. Her şeyi düşünür; ama en son kendini düşünürdü.
Yan masada oturan Selami, Ünsüz Düşünür’ün önündeki kültablasına kayıtsızca bakıp,
derin düşüncelere daldığını görmüştü.
Sandalyesini alıp Bekir'in yanına gitti.
Selami Karadenizliydi. Kahvehanenin renkli simasıydı.
-Beçir abi hayurdur.? Derin duşuncelere dalmişsun...
-Yok, öylesine düşünüyordum.
-Duşunecek ne vardur da?..
-Selami, merak ettim; bu "Diva" ne demek?
-Ha o mi?. Ben de merak etmiştum... Bizum uşaklara sordim, söyledular ba’a!.
-Eee, nedir peki?
-Söz temsilu, atin KİSRAK olani vardur; bir de KATANA olani... İşte bu "Diva", KATANA olanidur. Duşunmeye değmez, boş ver bunlari... Altili oynadum... Bakalum bizum atlar nedecek?. Tolunaya oynadum bucün.
Bekir ile Selami'nin konuşmasına kulak misafiri olan Nuri söze girdi:
-Diva, 1950’li yılların ünlü bir şarkıcısıymış Bekir abi; değmez bunları düşünmeye. Yarış başlıyor, bakalım bizim atlar ne yapacak?..
. . .
Selami ile Nuri atları düşünürken, Ünsüz Düşünür Bekir'in kafasında hâlâ;
"maganda",
"maço" ,
"miço",
"diva"
vardı......
........................... –BİTTİ-

23 Eylül 2007 Pazar

e.tığlı

Photobucket
erhan tığlı
TURİSTİK AŞK
Didim’e hem tatile gelmiş hem de yaralı gönlümün acısını dindirmek istemiştim. “Çivi çiviyi söker” diye düşünerek güzel kızlara takılmaya, onlarla oyalanmaya çalıştım ama hangi Türk kızına arkadaşlık teklif ettimse terslendim. Sanki yüz bulunca astar isteyecekmişim, kendilerine tecavüze yeltenecekmişim gibi öfkeyle, “Hadi başka kapıya!” der gibi baktılar. Biraz ısrar edince ne terbiyesizliğimi bıraktılar ne manyaklığımı.
Tatilim zehir olmuş, umduğum dağlara kar yağmıştı. Bir kahveye oturup ne yapacağımı düşünmeye başladım. En iyisi buradan çekip gitmekti. Otobüs kaçta kalkıyordu acaba? Ben böyle kara düşüncelere dalmışken yan masaya sarı saçlı, yeşil gözlü güzel bir kız oturdu. Mutlaka turist olmalıydı. Kendi kendime, “Ne güzel kız be! Bu turist kızlar da çok güzel oluyor” diye söylendim, kızın gözlerine gözlerimi diktim. Bakışlarımdan rahatsız olup somurtmadı, aksine gülümsedi.
“Kız dediğin böyle anlayışlı olacak” diye mırıldandım. “Keşke okulda İngilizce dersine çok çalışsaydım. Şimdi ne güzel konuşurdum kendisiyle.”
Böyle dedikten sonra başımla selam verdim. O da karşılık vermesin mi! “Şu bendeki şansa bak. İdealimdeki kızı buldum ama kendisiyle konuşup anlaşamıyorum.”
Bu sözlerimi kıza bakarak söylediğim için ona seslendiğimi sandı, yüzüme tatlı bir gülüşle baktı, “Vat?” dedi. Sanki dediğimi anlayacakmış gibi, “size söylemiyorum. Kendi kendime konuşuyorum. Güzelliğiniz beni büyüledi ama ne yazık ki bunu size aktaramıyorum” diye bir of çektim. Bir kahkaha attı, “Güzel?” dedi. “Senin o güzel diyen dillerini yesinler!” diye bağırdım. Elimle onu işaret ederek, “Sen güzel, hem de çok güzel” dedim. Elini göğsüne götürdü, “Ay em güzel?” diye sordu. Yahu İngilizce güzel ne demekti? Bir türlü bulamayınca “Hello! Hay!” diye bağırdım filmlerdeki gibi. İşe yaradı. O da bana, “Hello! Hay!” dedi. Sevindim ama gerisini getiremedim. Güzel gözlerine bir daha baktım. “Gözlerin bir içim su, içim yandı doğrusu” diye bir şarkı mırıldandım. Soran gözlerle “su?” dedi. Elimdeki su şişesiyle gözlerini işaret ettim. Bir kahkaha attı, gözlerini göstererek “su” dedi. “Sen de bir içim susun ama kalbimi yakıyorsun” diye içimi çektim. “Su…ateş?” diye dudak büktü.
“Evet. Hem su hem ateşsin. Ya sen Türkçe öğren ya ben İngilizce konuşabileyim de sana olan aşkımı dile getirebileyim, ömür boyu ellerimiz birleşsin” diye ellerimi uzattım, ellerini işaret ettim. Gülerek ellerine baktı, “Vat?” dedi. Aklıma Orhan Veli’nin bir şiiri geldi: “Bilmem ki nasıl anlatsan sana derdimi/Ekmek parası desem değil/Gönül yarası desem değil/ Bir dert ki dayanılır şey değil” dedim. Gözlerini gözlerime dikmiş, ilgiyle, hatta sevgiyle beni dinliyordu. Ne dediğimi anlayamıyordu ama sesimin tonundan, duygusal konuşmalarımdan kendisine iltifat etimi, sevgimi belirttiğimi seziyor, seviniyor, buna memnun oluyordu.
“Senin yerinde bir Türk kızı olsaydı beni böyle candan dinlemez, sözümü keserdi. Üstelik, “Terbiyesiz! Ben senin bildiğin kızlarda değilim” diye azarlar, kendisine sarkıntılık ettiğimi iddia ederdi. Oysa ben bu sözleri içimden gelerek söylüyorum. Anlıyor musun? Ah bir anlayabilsen de aşkımın yüceliğini kavrayabilsen” deyip ellerimi birbirine vurdum.
Saatine baktı, telaşla ayağa kalktı, gideceğini işaret etti. Üzüntüyle başımı salladım. “Biraz daha kalsaydın ya” dedim. Saatini gösterdi, “Tenk yu! Bay bay!” dedi. “Asıl ben sana teşekkür ederim. Beni sabırla dinledin. İçime su serptin” diyerek bilinçsizce arkasından yürüdüm. Otobüs yazıhanesine geldi, İzmir otobüsüne bindi. Ben de arkasında arabaya binmek, o nereye gidiyorsa oraya gitmek, kendisinden hiç ayrılmamak istedim ama hem cebimde yeterli para yoktu hem de yanlarında kaldığım dayımgillere haber vermeden bir yere gidemezdim. Kızı daha fazla rahatsız etmemeliydim. Belik de ailesinin yanına, memleketine gidecekti. Öyle olmasa bile nasıl anlaşacaktık, kuş diliyle mi yoksa tarzancayla mı?
Sürücü arabayı sürmeye hazırlandı. “Güle güle aşk çiçeğim!” diye bağırdım. “Hoşça kal!” dedi. Hayretle, “Sen Türkçe biliyor muydun?” diye sordum. “Ben bir Türk kızıyım” dedi. “İyi ama nasıl olur?” diye dudak büktüm. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Otobüs giderken el salladı: “Bir daha dikkat edin. Görünüşe aldanmayın. Bu kadar peşin hükümlü olmayın!” diye bağırdı.
Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım neredeyse. Dilim tutuldu, konuşamadım. Giden hayallerimin arkasından bakakaldım.
............................. -BİTTİ-

21 Eylül 2007 Cuma

*mizah yazarımız Sadık SONGUR'dan yeni bir öykü*

ARPAÇAYLI
Hasan Dayı Karslıdır. Kendisi tutumluluğun üstünde tutumlu bir insandır. Birkaç yıl önce tanıdım onu. Dükkâna girdiğinde saçı sakalı birbirine karışmış, üstünde işçi kıyafeti vardı. Boya, çimento ve kireçten gerçek rengini kaybeden elbisesi, kamuflaj gibi duruyordu üstünde. Zaman akşamüstüydü, işten geldiği belliydi.
Oturdu, bir sigara istedi. Verdim. Ateş istedi. Çakmağı çaktım. Sigarasını yakmadı -biraz da zorla-çakmağı elimden aldı. Bana hürmeti varmış, saygısızlık olurmuş. Ardından çay ikram ettim. Çaydan koca bir yudum aldı, sigaradan derin bir nefes... Peş peşe ara vermeden içti, çayı ve sigarayı bitirdi.
- Hele bir çay daha doldur bakalım.
Demlikte çay çoktu, doldurdum, çayın ardından bir sigara daha uzattım. Teşekküre gerek görmeden aldı.
Arandı, güç bela cüzdanını buldu. Daha zorlu bir aramadan sonra cüzdanından eskiden çekilmiş, oldukça yeni duran bir resim çıkardı.
Bu gibi durumlarda uzmanızdır. Anlaşıldığı kadarıyla vesikalık fotoğraf çektirmek... Pardon! Yani çoğalttırmak istiyordu.
- Bak bakalım nasıl bir fotoğraf?
- Güzel! !..
- Güzel de laf mı? Çok güzel. Şu saçlara bak! Bukle bukle... Yirmi iki önce İstanbul’da çektirmiştim.
Ne yapayım dercesine yüzüne baktım.
- Paranın para olduğu zamanda. . .
-...
- Bak hem de rötuşlu...
-...
- Adam bir haftada anca bitirdi.
-...
- İyi ustaymış ama... Şimdikiler usta mı be. Ver makineye. . .
— Tamam ağabey. Bu resmi ne yapalım?
— Aynısından çıkart. Beğenmezsem para vermem.
Niyetini anlıyordum; ama laf olsun torba dolsun misali gene de sordum.
- Ne yapacaksın bu resmi?
- Kimlik çıkartacağım.
- Ama bu siyah beyaz bir resim?
- Varsın olsun. Güzel ama...
- Siyah beyaz resim kimlikte olmaz.
- Neden olmasın? Benim resmim değil mi?
- Sana hiç benzemiyor. . .
- Ne dedin sen? Ne yani, başkasının resmini mi verdim sana?
Telaşlandı, inanmaz gözlerle gözlerime baktı; elimden resmi aldı, evirdi çevirdi:
- Bu benim ya!..
- Tamam, sensin de. . .
Hadi bakalım, aynaya küs duran bu adama yaşlandığını kim anlatacak?
- Bu eski bir resim. Nüfusta yeni resim istiyorlar.
- Sen de bana yenisini ver.
- Ayrıca renkli olacak. Gel senin yeni bir resmini çekelim.
- Bu saç sakalla, bu kıyafetle mi?
- Yanda berber var!
- İyi be, sen fotoğraf parası al; o da tıraş...
-...
- Biz sanki parayı kumdan topluyoruz. Olursa bu fotoğraftan olsun.
-Olmaz!...
-. Olmazsa ben de kimlik değiştirmem.
- Sen bilirsin!
Kapıdan çıkarken döndü;
- Ben kimin torunuyum biliyor musun?
Bilmiyorum anlamında kafa salladım.
- Benim dedeme eldivenci Reşat derler. . .
-Neden ki?
- Dedem vakti zamanında kendine bir palto diktirmiş...
... ?
- Paltoyu beş yıl giymiş...
... ?
- Kolu yakası eskiyince terziye götürmüş...
... ? '
- Terzi ona bir ceket çıkarmış. . .
... ?
- Onu da üç yıl giymiş...
... ?
- O da eskimiş...
... ?
- Terzi bir yelek yapmış...
-Eeee?
- Onu da epey zaman giymiş...
- O da eskimiş...
-He ya!
- Artık atmıştır bir kenara!
- Atar mı hiç!? Terzi çok marifetliymiş. Artanından kasket yapmış...
- Bravo terziye! Bu devirde öyle terziler yok artık.
- Hay ceddine rahmet! Gerçekten de öyle!
- Sonra ne olmuş?
- Dedem onu uzun süre kafasına takmış, O da bayağı eskimiş. O gün susamasaymış...
- Susamış mı?
- Ya!.. Arpaçay'a eğilmiş su içmeye... Kasket düşmüş nehre. Su götürür dedem koşar.
Eeee yaşlılık... İki saat takip etmiş ama yakalayamamış...
- Yazık, yakalasa ne yapacakmış?
- Ne yapacak? Saban tutan eline eldiven yapacakmış. Birkaç sene daha kullanırdı ne kötü!
- Gerçekten çok yazık olmuş.
Sohbeti dinleyen Iğdırlı berber söze karıştı:
- Gel hadi gel, tıraşın benden olsun,
- Öyleyse olur...
Bana döndü:
- Fotoğrafı kaça çekeceksin?
- Sana iki milyon!
-Kaç tane?
- Sekiz...
- Olmaz, sekiz tane çoktur!.. Fiyatı da pahalı..! Bana iki tane lazım. Fazlasını ne yapayım?
- Yarın bir gün gene lazım olur.
- Yeter, iki tane çok bile... Ben on resmi yirmi iki yıl yetirdim. Şimdi kimliği çıkarsam garanti beş yıl gider. Bakalım Allah daha fazlasına ömür verecek mi?
.......
19.O9.2OO7
.......................... -BİTTİ-

13 Eylül 2007 Perşembe

*Ali KOÇ'tan yeni bir ÖYKÜ...*

SEN ONU ŞURDAKİ KÜÇÜK KÖYLÜLERE SOR
Mustafa Bey’in büyük oğlu Murtaza, her zamanki gibi atına biner, düğündeki at yarışı oyunlarına katılmak üzere yola çıkar.
Gide gide, varacağı yere varır.
Gel gelelim ki, Murtaza haddinden fazla gösteriş meraklısıdır. Bu merakı yüzünden başına gelmedik iş kalmasa da, bu huyundan da bir türlü vazgeçmez.
Gittiği köyde de, “aynı tas, aynı hamam” misali hareket eder. Atı, köy meydanında bir yukarı bir aşağı koşturur, caka satmaya çalışır; fakat at bu kez huysuzlanıp Murtaza’yı yere düşürür.
Eee, bizim gösteriş meraklısının halini düşünün gayrı. Attan düştüğü yetmiyormuş gibi, etraftan kıs kıs gülenler de cinlerini tepesine çıkarır. Murtaza bu, çok öfkelenir. Tekrar atına biner. Can cıkmadan huy mu çıkar;
-“Ulan hayvan oğlu hayvan, bana yaptığını sana soracağım şimdi. Akşama kadar sırtından yere inmeyeceğim. Ciğerini yerinden sökmezsem namerdim. Bana yamuk yapmak neymiş, şimdi göstereceğim sana. Köyün içinde kredimi beş paralık ettin ulan katır oğlu katır!” diye yemin şart koşar, kendi kendine.
Atı sürekli koşturarak, dik yamaçlara sürerek intikamını almaya çalışır kendince.
...
Fakat öfkesi geçip yorulunca attan inmek ister bu sefer. İyi de, yaptığı yemin ve şart aklına gelince de, gururuna yedirip bir türlü inemez attan.
Canından bezmiş bir şekilde dolaşırken, kendisine doğru gelen yaşlı amcaya akıl danışır..
Huysuzluk eden atın kendisini düşürdüğünü, buna çok kızdığını, attan akşama kadar yere inmeyeceğine dair yemin şart koştuğunu, şimdi ise pişman olduğunu ve attan inmek istediğini söyler.
Yaşlı amca;
-“Oğlum, sen onu şuradaki küçük köylülere sor, onlar sana bir yolunu bulurlar, seni bu yemininden kurtarırlar.” deyip, yoluna gider.
Murtaza atını küçük köye doğru sürer.
Köyün girişinde yaşlı bir amcaya başından geçenleri bir bir anlatır.
Yaşlı adam can kulağıyla dinledikten sonra, Murtaza’ya;
-“Oğlum o işin kolayı var,canını sıktığın şeye bak!.. Sen, ‘attan yere inmeyeceğim’ diye yemin şart ettin; olsun, zararı yok! Şimdi atını çek şu eğri ağacın yanına... Çektin mi, çektin! Sonra da attan ağacın üstüne in... İndin mi, indin!.. Ağaçtan da yere inersen; böylece hem attan inip kurtululursun, hem de yemin ve şartını bozmamış olursun!..” diyerek, Murtaza’ya gerekli aklı verir ve yanından gülerek ayrılır.
Murtaza da derin bir oh çeker...
-“Yeminim yemin olsun!” der kendi kendine, “Bundan sonra bir daha öfkeyle yemin ve şart koşmak, büyük konuşmak haramdır bana.... Bin kerre tövbekarım..”
* * *
Bu kıssanın hissesini şöyle buyurmuş atalar:
“Büyük lokma ye, büyük konuşma!.”
................ -BİTTİ-

"MİZAH VE ŞİİR"e aşağıdaki linkten erişebilirsiniz

www.mizahvesiir.blogspot.com






06 Eylül 2007 Perşembe

*Giovanni GUARESCHİ'den bir MİZAH öyküsü*

"JOZEFIN TEYZEM"
Jozefin teyzem bugün habersiz çıkageldi. Kendisini dört seneden beri görmemiştim. Kapıyı tesadüfen karım açtı. Jozefin teyzem her zamanki gibi fikrini söylemekten çekinmedi :
-Üçtür çalıyorum, dedi. Sizin gibi hizmetçiyi ben evimde bir gün tutmam, hemen deflerim. Siz ne biçim hizmetçisiniz?
Karım şaşkın:
-Hizmetçi değilim, diye kekeledi. Yeğeninizin karısı...
Jozefin teyzem lafını kesti:
-Öyle mi? Peki!
Yürüdü, karşısına çıkan ilk kapıya saldırdı.
Karım telaşlanarak:
-Affedersiniz efendim, dedi, orası banyo...
Jozefin teyze açıp baktığı için sert bir sesle:
-Gördük, diye cevap verdi. Rabıtalı bir evde böyle şeyler olmaz. Ayakyolu daima solda bulunur.
Jozefin teyze başka bir kapı açtı. Bu sefer karşısına bir süpürge, bez ve fırça ordusu çıktı.
Sabrı tükenen teyzem Giovanni' nin nerede olduğunu sordu. (Giovanni! yani bendeniz!)
Sesi hiç de tatlı değil. . .
Solukları çalıştığım yere kadar geliyor.
Dışarıya atılıp teyzemi saygıyla karşıladım:
- Teyzeciğim, karımı daha tanımıyorsun, dedim, görüşmeyeli dört yıl oldu, ama karım. . .
Teyzem lafımı kesti:
-Bunu daha sonra konuşuruz.
Önce, seni konuşalım.
-Olur, teyzeciğim.
-Doktoradan vaz mı geçtin?
-Teyzeciğim. . . diye kekeledim.
-Çok fena etmişsin, diye homurdandı. Çok kötü bir yola sapmışsın.
* * *
On iki seneden beri meslek sahibi olduğumu, on seneden beri muntazam bir işe kavuştuğumu, üç seneden beri de aile reisliği ettiğimi kendisine anlatmaya çalıştım. Artık bundan sonra doktora yapmaya kalkmak delilik değil de neydi? Zaten doktora için hangi fakültenin, hangi branşına heveslendiğimi bile artık hatırlayamıyorum.
Teyzem bütün bu laflara karşılık gene:
-Çok kötü bir yol, diye dayattı. Eminim, hâlâ sokağa şapkasız çıkıyorsundur.
Kızararak başımı önüme eğdim.
Jozefin teyze derin derin içini çektikten sonra karıma ilk defa bakmaya lütfen tenezzül etti.
Saplı gözlüğünün arkasından kadıncağızı uzun uzun didikledi, odanın içinde yürüttü, döndürdü, eğiltti,kaldırdı.
Sonra kafasını sallıyarak "Höm.!. . " demekle yetindi.
Konuyu değiştirmek için teyzeme bir erkek evladımız olduğunu müjdeledim.
-Neee? Bir çocuk mu? İkinizden öyle mi? İmkanı yok.!.. diye bağırdı.
* * *
Bizim hatun gitti oğlanı getirdi.
Teyzem oğlumuzu uzun boylu gözden geçirdikten sonra tekrar kafasını salladı:
-Mesele soyu sürdürmek idiyse erkek doğurmak neyin nesi? Kızlar bu işe bin kere daha yatkındırlar. .
Oğlumun anası kekeliyerek:
-Ama teyzeciğim, elden ne gelir, nasıl yapılır... demeye kalkıştı.
Jozefin teyze göğsüne vurdu:
-Böyle yapılır işte, dedi. Ben erkek miyim?
Teyzemi yumuşatmak için:
-Ah teyzeciğim, nerede sizin zamanlarınız! . . . diyecek oldum. . .
Artık cevap bile vermedi.
* * *
Teyzem bir az daha oturdu... Yani; apartmanımızın fazla yüksekte olduğunu, radyodan nefret ettiğini, içkinin insana dokunduğunu anlatacak kadar oturdu.
Sonra böylece her şeyi konuştuğuna emin olunca ayağa kalktı.
Onu kapıya kadar götürdüm.
Eşikte bir an durdu, kafasını sallaya sallaya bir vakit baktı; sonra çantasından; zayıf, siyahlar giymiş bir kadının resmini çıkarttı.
-Tam sana göre bir kadın bulmuştum halbuysa... dedi. Kibar, genç bir kız. Babası üniversitede profesördü. Doktoranı kolaylıkla yapabilecektin. Şimdiden güzel bir kızı da var...
Merdivenden inmeye başlarken de:
-Neyse,. dedi, yine aklında olsun.. .
-Olur teyzeciğim, dedim, aklımda olsun yaaa!...
Giovanni GUARESCHI
...... oOo

MİZAH VE ŞİİR'e yeniden dönmek için "TIK" layınız!..

http://mizahvesiir.blogspot.com

04 Eylül 2007 Salı

*Burhan GÖRKEN'den bir MİZAH öyküsü...*


TEPEMİZDEKİ IRKÇILIK

Sıcaktan kavrulduğumuz bir yaz gününde, uzamış saçlarım beni iyice rahatsız etmeye başladı..
Çayır çimende kendine yol bulup akan sular sellerden beter şekilde; gün boyu –hatta geceler boyu- saçlarımın arasından yol bulup akan terlere yardımcı olmak istedim. Berbere gitmeye karar verdim.
Sıcaktan iyice bunalmıştım.
Berberde sıra beklemek; soğuk kış günlerinde bile çekilmezken; yaz günü sıra beklemeye katlanamazdım.
En tenha berberi bulup, beni terk eden terlere yardımcı olmam lazımdı. Hiç sevmemiştim; “Yolu açık olsun, bir an önce çekip başımdan gitsin” istiyordum. Çünkü bu kavurucu yaz sıcaklarında hiç mi hiç çekilmiyordu.
* * *
Her zaman gittiğim berberde sıra vardı, girmedim.
Dedim ya bu sıcakta sıra beklemeye katlanamam diye.
Biraz ileride bir başka berber dükkânı vardı. Bir de oraya bakayım dedim.
Sonunda aradığım yeri bulmuştum.
Dükkân boş, koltuklar bomboştu.
Bomboş koltuklardan birine oturdum.
Tıraş başladı.
Tıraş ile birlikte berberin “Türkiye ve Dünya gündemi ile ilgili yorumları” da başlamıştı
Ben tam karşımdaki aynaya bakarken dalıp gitmiştim. Hem de ne dalış...
Arada bir berberin; “Haksız mıyım abi, öyle değil mi abi?” dediğini duyar gibi olduğumdan; onun dediklerini;‘He!.’, ‘Hı hı!.’,’Evet yani!.’,’Yaaa, ya!.’ diyerek onaylamaya çalışıyordum.
Berber, onu onaylamamdan aldığı cesaretle sık sık da babalanıyor;
“Bana yetki versinler, bütün pürüzleri üç günde düzeltmezsem namerdim abi”diyordu.
Onun bu cengaver edasının etkisiyle dalgınlığımdan sıyrılır gibi olduğumdan;
“Haklısın abi, sen yaparsın abi!.” biçiminde derli toplu karşılıklar verebiliyordum.
* * *
Oysa benim “GÜNDEM”im, “BERBERİN GÜNDEMİ”nden başka, hatta bambaşkaydı...
Irkçılığı düşünüyordum.
Şimdi gündemimde ırkçılık vardı.
Beyazın siyaha karşı olan ırkçılığı...
“Irkçılık da nereden çıktı?.. Şimdi gündemde ne ırkçılık, ne Güney Afrika ne de Mandela var.” diyebilirsiniz...
Benim gündemim öyle değil işte...
Şimdilerde benim gündemimde hep ırkçılık var.
Benim durumumda, benim konumumda olup; bir de bu berber koltuğunda oturmuşsanız, beni anlamakla kalmayıp, bana hak da vereceksiniz...
*Deminden beri anlattığım gibi; berber koltuğundayım ve aynaya bakmaktayım...
Sabır gösterin lütfen.!.. Anlatıyorum:
* * *
Siyahlar ya asimile olup kalıyorlar; ya da terk edip gidiyorlar, sadece beyazlar kalıyor. Tepedeki bu mücadeleyi beyazlar kazanıyor.
Beyazlar en tepede kalabiliyor. Siyahlara tepede yer yok. Onlar terke zorlanmışlar. Uzun yıllar direnebilmişler; ama sonunda, tepeden başlayarak ‘terk-i diyar’ etmişler.
‘İşte tepemizdeki ırkçılık!..’ diyorum..
Siyah saçlar birer birer –belki de onar onar- dökülüp gidiyorlar. Kalan saçlar ise beyazlamış. İşte benim aynaya bakarken dalıp gitmeme neden olan “TEPEMİZDEKİ IRKÇILIK” bu... Siyahlar ya dökülüp gidiyor ya da beyazlayıp kalıyorlar.
Benim gündemimde bunlar varken ve ben bunları düşünürken; ensemde kuvvetli bir hava akımı hissediyorum..
Ensemden gelen bu kuvvetli hava akımı ile birlikte önümde aklı karalı saçlar uçuşmaya başlıyor.
Berber enseme yapışan saçları temizlemek için bütün kuvveti ile üflüyor.
Hem de öyle bir üflüyor ki –nefesi de çok kuvvetli- ensemde sanki küçük çaplı bir kasırga patlamış gibi.
Bundan rahatsız oluyorum ve o an, bu dükkânın neden böyle tenha olduğunu da anlamış oluyorum. Ama belli etmemeye çalışıyorum.
Bu rahatsızlık karşısında bir yandan da kendimi avutmaya çalışıyorum.
“Bu kadar kuvvetle üflediğine göre, nasıl olsa ciğerleri sağlamdır ve herhangi bir bulaşıcı hastalığı yoktur” diyorum içimden... “Bu sıcakta sıcak nefes de olsa, bir hava akımı oluşuyor ve buna katlanılabilir” diyorum.
Kendimi teselliye; “Bir kerelik üflemeden bi şey olmaz!” diyerek devam ediyorum.
Gelin görün ki, üflemelerin ardı arkası kesilmiyor bi türlü.
Tıraş bitene dek, enseden üflemeler devam ediyor.
Ve nihayet tıraş bitiyor.
İşini iyi yaptığına inananlara özgü bir yüz ifadesiyle;
”Sıhhatler olsun abi!”diyor berber.
“Olsun” diyorum ben de... “Olsun!”
* * *
“Tepedeki ırkçılık, ensede kasırgalar” derken, AKLI KARALI SAÇLARIMI berberde bırakıp, çıkıyorum.
.................... Burhan GÖRKEN
........................ 26.o8.2oo7

MİZAH VE ŞİİR 'e dönmek için
lütfen "TIK"layınız!..

01 Eylül 2007 Cumartesi

*Erhan TIĞLI'dan bir MİZAH öyküsü...*


YARGICIN ÖFKESİ
.......... O gün hava çok güzeldi. Yargıç keyifle işe başladı ama daha ilk davada keyfi kaçtı, suratı asıldı. Böyle giderse akşama kadar çekeceğimiz var, diye söylendi.
.......... Adamın biri sarhoşken rezalet çıkarmış, kendisine engel olmak isteyenleri dövmüştü.
Yargıç bu suçu niye işlediğini sordu. Sanık boynun bükerek; “Alikol efendim, dedi. Alikol yüzünden oldu hep!” Başka bir şey söylemedi.
.......... Yargıç sormaya devam etti: “Kimse sana sataşmadığı halde meyhanenin altını üstüne getirmişsin. Bunun nedenini söyle bakalım bana.”
.......... “Dedim ya, alikol efendim!”
.......... “Peki seni meyhaneden güzellikle çıkarmaya çalışan arkadaşlarına niye saldırdın?”
.......... “Alikolden efendim.”
..........Yargıç baktı ki adam başka bir şey söylemiyor, aynı sözü tekrarlayıp duruyor, “Yaz kızım, dedi. Sanığı suça teşvik eden Ali Kol’ün aranmasına, sanığın tutukluluğunun devamına…”
........... ***
..........İkinci sanığın evinde bir pompalı tüfek, komando bıçağı, tabanca bulunmuştu. Yargıç, evde bunların ne aradığını sordu. Sanık şöyle konuştu: “Pompalı tüfek karımındır efendim.”
..........Yargıç şaşırdı, “Karın pompalı tüfeği ne yapacak, onunla sinek mi öldürecek?”
.......... “Orası onun bileceği iş efendim. Ne isterse yapar. Ben karışmam.”
.......... “Herkes karısına tek taş yüzük alır. Sen niye pompalı tüfek alıverdin?”
.......... “Ben evde yokken kendisini korusun diye.”
.......... “Kendisini koskoca tüfekle mi koruyacak?”
.......... “Ben karışamam. Orası onun bileceği iş.”
.......... “Kızar da tüfeği sana doğrultursa ne yapacaksın?”
.......... “Orası onun bileceği iş. Ne yapayım? Kaçarım herhalde.”
.......... “Tabancayla komando bıçağı ne arıyor, senin evin silah deposu mu?”
.......... “Komando bıçağını oğlum askerden getirdi. Karım onunla et falan kesiyor. Tabancayı da komşum emanet bıraktı.”
.......... “Senin evin silah deposu, sen de emanetçilik yapıyorsun galiba.”
.......... Sanık sustu, yargıca orası benim bileceğim iş der gibi baktı.
.......... Yargıç adamı tutuklattı. Sanık itiraz edince, “Burası da benim bileceğim iş” dedi.
............. ***
.......... Yargıcın karşısına bu sefer yaşlı bir adamı getirmişlerdi. Bir kıza tecavüz ettiği ileri sürülüyordu. Adamın genç ve güzel kadın avukatı, müvekkilinin orasına burasına dokunarak, “Bakın efendim. Kendisinin böyle bir işe kalkışacak gücü, dermanı var mı?” diye soruyordu.
.......... Dokunma, yoklama uzun sürünce adam huylandı, daha fazla dayanamadı, avukatının kulağına eğilerek, “Kızım, elini üstümden bir an önce çekmezsen davayı kaybedeceğiz” dedi.
.......... Soruşturma sonunda iş anlaşıldı. Kızın ailesi adamdan para koparmak için kendisine iftira atmışlardı…
***
.......... Kız kendi isteğiyle kaçmıştı ama ailesi oğlandan para almak için kızlarına baskı yapmış, delikanlının onu zorla kaçırdığını söyletmişlerdi. Genç, kız kendisine beni kaçır diye haber yolladığı halde sonradan zorla kaçırıldım demesine bir türlü inanamıyor, ne yapacağını bilemiyordu. Yargıç işin içyüzünü anlamıştı ama elinden bir şey gelmiyordu. Gence acıyan avukatı bir kurnazlık düşündü, “Biz de kızdan davacıyız” dedi.
.......... Niye olduğu sorulunca şöyle dedi:
.......... “Kız kaçırılırken öyle bağırmış, öyle feryat etmiş ki, müvekkilimin kulağı sağır olmuştur. Bunun cezasını çekmelidir.”
.......... Kız hemen “Hiç bağırmadım” diye atıldı.
.......... “Madem bağırmadın, öyleyse kendi isteğinle kaçtın. Öyle değil mi?”
.......... Kız gözyaşları içinde gerçeği söyledi, sevgilisinden özür diledi.
.......... Yargıç kızın ailesini azarlayıp dışarı attı:
.......... “Bu iki sevgilinin evlenmesine izin vermezseniz sizi iftiradan mahkum ederim” dedi.
.......... “Ne ana babalar var yahu! Para için kızlarının mutluluğuna engel oluyorlar, sevenleri ayırıyorlar. İnsanın aklını kaçırması işten bile değil” diye söylendi.
***
.......... Böyle birkaç davadan sonra yargıç iyice bunalmıştı. Mesai saati sona erince derin bir ah çekti. “Bülbülün çilesi yanmakmış güle/ Ömürler geçiyor ağlaya güle” diye söylenerek evinin yolunu tuttu.

........................ Erhan Tığlı
................................ 30.Ağu.2007 12:25

*MİZAH VE ŞİİR 'e dönmek istiyorsanız, lütfen "TIK" layın!..

http://mizahvesiir.blogspot.com

23 Ağustos 2007 Perşembe

Suavi SÜALP'ten bir ÖYKÜ...*

.... SÜMBÜL Tozar Taşkasaplı olup, babası ve anasının bütün ısrarlarına rağmen meşhur
olmayı kafasına koymuş, daha on iki yaşında Çifte Saraylar bahçesinde Kör Muhittin'in himayesinde ilk şarkısını söyleyerek istikbalde iyi bir şarkıcı olacağını isbat etmiştir...
..... Sümbül daha tozmaya on yaşında başlamış, üst kattakilerin oğluyla Yıldız parkında tozarken, fazla toz kaldırdığı gerekçesiyle karakolu boylamıştır.
.... Sümbül (asıl adı Makbule) serbest hayata atılacağını babasına haykırarak söylemiş;
babasının nüzül, anasının felç olmasını takmayarak, arkadaşı bir şoförün taksisine atladığı gibi, soluğu Taksim'de almıştır.
.... Çiçeği burnunda bir kız olan Sümbül'ü "Radyonun Sesi" muhabirierinden Sadrettin Kaşık; "Seni tanınmış şarkıcı yapacağım!." numarasıyla yemiye kalkmış, fakat Sümbül onu uyutarak mecmuada poz poz resimlerinin çıkmasını becermiştir.
....... Harbi bir kız olan Sümbül, "hayat mektebi"nde okuduğundan, hususi tahsiIli olduğunu herkese söylemekten çekinmemiş o rtanın ikisinden tasdikname alıp kendini müzik piyasasının kollarına atmıştır..
....... Fakat piyasanın kurtları bu ufak tefek yumurta gibi kızı araklamaya kalkmışlar, Sümbül bu kurtların üstüne D.D.T. dökerek onlardan kurtulmasını bilmiştir... Kendi deyimiyle çok çakal bir kız olan Sümbül, klarnetçi Hüsnü Şenüfler'le bir zaman kırıştırmış, fakat şöhret olunca Hüsnü'yü klarnetiyle başbaşa bırakıp tüymüştür..
...... Arka arkaya bir çok erkeğin canını yakan Sümbül'ün adı fındıkçıya çıkmıştır. Fakat
Sümbül, bir basın toplantısı yaparak hiç fındık sevmediğini ağlayarak gazetecilere
anlatmıştır...
....... Bu arada sık sık kalbi dolup boşalan Sümbül, birçok erkekle neşesini bulmuş, ama kimi
sevdiğini bir türlü çıkaramamıştır...
...... Sahnede şöhretini sağlamlaştıran Sümbül, filim piyasasına atılmış ve "taş bebek" numarasıyla isim yaparak türlü filimlerde, romantik kız, cazip kadın rollerine çıkmış, fakat bunlardan da bıkmış, bu arada bir çok erkeğin yuvasını şakır şakır yıkmıştır...
....... Sümbül tozmaktan erkeklerin kalbine girememiş, girdiği kalptede en fazla üç ay kalarak
başka yere taşınmıştır..
...... Bir zaman sonra Sümbül, sosyetenin bile adını ettiği fanfatal bir kadın olmuş, sosyete
aşklarıyla ün yapmaya başlamıştır...

....... Yalnız Sümbül; erkleri, çantasındaki pudriyer gibi gördüğünden, hiç bir erkeğin
patentine girmemiş ve firmasını yürütmesini bilmiştir. Bu arada Bebek'te denize nazır bir de
kat alan Sümbül, gazino, film, gece hayatı, çılgın yaşama yüzünden; üç kere sürmenaj, beş
kere kamuflaj olmuş, bir kere kendini balkondan atarken hizmetçisi Ziynet tarafından
belinden yakalanarak yukarı çekiImiştir... Aradığı erkeği hâlâ bulamayan Sümbül, o erkeği
bulmak için İstanbul'un altını üstüne getirmiş, hatta gazetelerdeki kayıp ilânlarına bile
vermiştir...

....... Sümbül bir zaman sonra, belki aradığım erkeği bulurum düşüncesiyle turnelere çıkmış;
Adana, Ankara, İzmir'in altını üstüne getirdiği halde herifi bir türlü saklandığı yerden
çıkaramamıştır...

....... Sümbül, artık; tipini aramaktan vazgeçmiş olup, kendini sonsuz ve çılgın maceralara
vermiştir...

....... Şimdiki prensibi gönlünce yaşamaktır...

....... Bal gibi de yaşar...

....... Sümbül hususiyet bakımından öbür kadınlardan pek ayrılmaz. Fakat muhabbette
üstüne yoktur. Bozulduğu zaman eski mahalle Iisanını kullanmasını bilir... Erkek kızdır.

....... Dostluğa çok kıymet verir...

....... Para onun için şimendifer, kendisi istasyondur...

....... Söz verdi mi, ölse gelir... Palavradan hoşlanmaz... Hayat kızıdır... Kapak kızı değil....

................................ ..... BİTTİ


16 Ağustos 2007 Perşembe

*Burhan GÖRKEN'den bir öykü*


PRAYING HANDS
(DUA EDEN ELLER)

MSN çıktı, mertlik bozuldu.
Artık yüz yüze muhabbetlerin yerini MSN muhabbetleri aldı. Biz de; ister istemez; bu muhabbete uyduk.
Benden 15 yaş küçük olan yeğenim ile muhabbet ediyoruz.
Küçük dediysem küçük çocuk ile uğraşıyorum diye hemen bozulmayın. Bahsettiğim zat (farkındasınızdır, artık “çocuk” demiyorum) 32 yaşında...
Bizim yeğen MSN'de bana, çizdiği resimleri anlatıyor.
Hocam" diyerek söze başlıyor..( Amcasıyım ama hocam diye hitap ediyor.)
."Hocam sana çizdiğim resimlerden bir tane göndereyim bak!." diyor.
Birkaç saniye içinde resim -bilgisayarımın ekranında -karşımda bana bakıp duruyor. "UZAY YOLU" tabiri ile söylersek, resimler resmen “ışınlanmış oluyor”.
Tam karşımda bana bakıp duran aslında tek bir el resmi .
"Bir elin nesi var?" diyorum içimden.
Sonra MSN’den şu cümleyi yazıyorum bizim yeğene:
"Bunun yanına bir el daha çizseydin ya... Hiç olmazsa dua eden eller olurdu"
( Burada sanattan anlamadığım da belli oluyor...)
* * *
“ iki el yan yana dua ederdi hiç olmazsa..” biçimindeki önerime, yeğenden cevap ulaşıyor anında:.
"Hocam dua eden eller dedin de bak aklıma ne geldi. Ama biraz bekle geliyorum. Sana gerçek bir hikâye anlatacağım." diyor.
Anlatmıyor . Ne anlatması..? Sadece MSN üzerinden, aşağıdaki yazıyı bölüm bölüm gönderiyor. Üstelik benden de hiç bir tepki göremiyor. Çünkü ben, önüme "ışınlanan" yazıyı sessizce okumakla meşgulüm.
O da arada bir;
"Dinliyor musun Hocam? "diye soruyor..
"Yok yok merak etme, dinlemiyorum".
"Neden dinlemiyorsun yav HOCAM?" diyor, biraz kızgınca.. .
"Sen yazıyorsun ben de okuyorum. Sen yazılan bir yazının dinlenildiğini nerde gördün?" diye karşılık veriyorum.
“Anlaşıldı Hocam, yani dinliyosun.!”
-Eh, siz olsanız ne cevap verirsiniz bizim yeğene?.
“Tamam Hocam tamam, dinliyorum seni.”. karşılığını veriyorum mecburen..
***
Az önce bizimkisi;
."Hocam sana çizdiğim resimlerden bir tane göndereyim bak!." demişti ya...
Bu sözüne dayalı olarak, “Çizdiğim” dediği resimlerden biri ışınlanarak önüme düştü..
Şimdi bakın şu işe...
Albretch Dürer'in “Dua Eden Eller “ (praying hands) adlı tablosunun resmiydi bana gönderilen.
Bu kez karşımda parmak uçları birleşmiş içiçe bakan iki el resmini görüyorum.
Amcaya "Hocam” demesine bozulsam da; laf aramızda, ben de ona "Hocam" diyorum.
"Hocam, ben resimden anlamam ama bu ressam da resmi yanlış çizmiş. İki el çizmiş ama elleri yukarı doğru açık çizseydi daha iyi olurdu. Hiç olmazsa dua eden eller olurdu".
Bu kez MSN'de –karşımda- gülen, kahkaha atan suratlar... Hatta yan yatıp, ayaklarıyla yeri döverek gülen suratlar görüyorum...
Eee dedik ya, “MSN çıktı mertlik bozuldu.” Kendisi karşımda olsa belki bu kadar gülmezdi. Bıyıkaltı gülüp geçerdi. Şimdi MSN'den, yerlerde tepinerek gülen suratlar gönderip duruyor.
"Hocam adam Müslüman değil Hıristiyan Hıristiyan, dikkatini çekerim onlar bu resimdeki gibi dua eder. Resmin adı da zaten Dua Eden Eller".
Bakın şimdi çocuk haklı.!..
Benim her zaman yaptığım bir hata bu.
Hatamın cezasını hep çekiyorum, ama yine de aynı hatayı yapıyorum.
Yani herkesi kendim gibi biliyorum. Hatam bu...
Bu adamı da, yani Albrecth Dürer'i de bir an kendim gibi Müslüman zannettim. Yanılmışım; yeğen haklı, onlar böyle dua ederler.
* * *
Hadi Buyurun Dua eden ellerin "gerçek hikayesini" siz de okuyun.
Bu "Gerçek Hikaye"nin hemen arkasından; bu çocuk , bu zat-ı muhterem acaba neden bana "Hocam" diyor?. Onu izah edeceğim .
Çünkü bu konu, yani "Hocam" konusu çok kafamı kurcaladı.
Ama önce Dua eden ellerin (praying hands) "Gerçek hikayesi"ni dinleyelim.

Albrecht Dürer 1471-1528 yılları arasında yaşamış bir ressam. 18 çocuklu bir ailenin resimle ilgilenen 2 erkek çocuğundan biri. İki kardeşin de resme karşı olağanüstü ilgileri ve yetenekleri var. Her ikisi de sanat okuluna gidip büyük bir ressam olma hayali kuruyorlar. Aile ise bu durum karşısında çaresiz... Madencilik yaparak geçinmeye çalışıyorlar ve karınlarını zor doyurabilmekteler. Bu durum karşısında iki kardeş kendi aralarında kura çekmeye ve kazananın sanat okuluna gitmesine, geride kalanın daha çok çalışıp diğer kardeşi okutması yönünde bir karar alıyorlar. Albert ve Albrecht arasındaki bu kurada kazanıp da okula giden, dönüşte, diğer kardeşi okuması için okula gönderecek ve kendisi de madende çalışacaktır.

Kurayı kazanan Albrecht okula gider ve bütün öğretim görevlilerini kendine hayran bırakarak çok büyük başarılar elde eder. Okulu birincilikle bitirdiğinde yöredeki bütün okullarda ismi bilinmektedir. Eve büyük bir gururla döner. Ailesi Albrecht onuruna güzel bir yemek verir. Kendisini öven konuşmalardan sonra Albrecht söz alır ve kendisine bu başarıları yaşatan kardeşine teşekkür eder. Şimdi sıranın kardeşinde olduğunu ve okumaya göndereceği kardeşi için madende çalışmaktan büyük gurur duyacağını söyler. Kardeşinin yanıtı ise; "İmkansız sevgili kardeşim!" şeklindedir. "Seni okulda okutabilmek için çalıştığım senelerde bütün parmaklarım madende defalarca kırıldı ve değil kalem tutmak, senin şerefine şu şarap kadehini bile zor tutuyorum."

Kardeşinin durumuna hakikaten üzülen Albrecht ise kendisini dünyanın en ünlü ressamları arasına sokan o ellerin, kardeşinin ellerinin resmini çizer.
Burada, bu sayfada gördüğünüz, bütün dünyanın Praying Hands (Dua Eden Eller) olarak bildiği, fakat orijinal ismi Hands (Eller) olan resim Albrecht Dürer´in kardeşinin elleridir.
Dua eden ellerin hikayesi bu.
Şimdi gelelim Benim kafamı kurcalayan "Hocam" konusuna :
Dikkat ettim gençler neredeyse her on yılda bir kendi aralarında birbirine bu tür tabirlerle hitap ediyorlar. İşte benim tespit ettiğim hitaplar.
1960'lı yılların sonlarından başlayalım isterseniz...
Bu yıllarda hitap, "ANAM"dı. Yalnız dikkat buyurun; bu hitap kızlara yönelik değidi. Erkekler kendi aralarında birbirine bu şekilde hitap ederdi.
"Nehaber Anam ?"
"İyi be anam, senden?"
Aradan yıllar geçti "ANAM"ın yerini "MORUK" aldı
"Vay moruk nehaber?"
"İyi be moruk senden nehaber?"
Derken, aradan yineyıllar geçti. Gençlik bilgeleşti, siyasallaştı. Moruğun yerini daha saygın bir hitap aldı: "HOCAM"
"Hocam selam, nasılsın?"
"İyi be Hocam, oportünistlerle uğraşıp duruyoruz işte!"
Ve derken, az gittik uz gittik, aradan yine yıllar geçti, 80 Darbesi oldu. Gençliğin siyasallığı son buldu. Bilgelik saygınlık kalmadı. Hortumcular, babalar türedi. Hitap da buna uygun olarak değişti: "BABA"
"BABA naber?"
"İyi be Baba... Senden?"
Aradan yıllar geçti –yılların da başka işi yok hep geçip geçip duruyor-... “BABA”nın yerini, BABALAR karşısında direnen "KANKA"lar aldı.
"Kanka nehaber?"
"İyi be Kanka. Senden?"
“KANKALI YILLAR”da, bu kez kızlar da sahneye çıktı. Hatta erkeklerden bir adım öne geçtiler.
Okul zamanı, okula yakın bir parkta dikkatimi çekti... Parkta oturan kızlar arkadaşlarına;
"Abi hadi gidelim, zil çalacak, geç kalcağız!.."
"Yok abi daha 10 dakka var."
"Abi sen iyi misin, kafayı mı yedin, zil çalmak üzere..."
* * *
Gelecek yıllarda hitap ne olur bilmiyorum.
........................ - BİTTİ -

MİZAH VE ŞİİR ' dönmek için "TIK"layınız...

http://mizahvesiir.blogspot.com

10 Ağustos 2007 Cuma

* LAFmaTÖR'ünüz Diyor ki:.... *


.......

06 Ağustos 2007 Pazartesi

L@Fm@cUNLU h-@t@SÖZLERİ:





L @ F m @ c UNL U
h - @ t @ SÖZLERİ
-İki Lahmacun bir olunca samanlık seyran olur
-Keskin sirke Lahmacun’a zarar vermez. (Çünkü, Lahmacun sirkeyi döver.)
-Meyveli Lahmacun’u taşlarlar.
-Ev alma, Lahmacun al! . (He valla!)

-Ağlamayan adama Lahmacun vermezler.
-Çok gülecek adamın, Lahmacun ayağına gelir.
-Dağ dağa kavuşmaz, insan Lahmacun'a kavuşur.
-Lahmacun için çiğ tavuk bile yenir. (He valla!)-

-Lahmacun’un attığı taş baş yarmaz.

-Alma Lahmacun’un ahını, çıkar aheste aheste.

-”Düşman ayağa, dost LAHMACUN’a bakar!” (He valla!)

-Kedi uzanamadığı Lahmacun’a pis der.

-Komşu komşunun Lahmacun’una muhtaçtır.

s.ç.

.............-Lahmacun’a bakmak sevaptır. (He valla!)

***

***

05 Ağustos 2007 Pazar

Sevdakâr ÇELİK'ten bir MİZAH ÖYKÜSÜ- “Yolu açmış olmak için hadi ilki bizden olsun.”




DOSTUM NASRETTİN HOCA İLE
RÖPOR-TIRAJJJ!..

..........Yazının başlığına bakıp da hayrete düşmeyesiniz, düş gördüm sanmayasınız!. Mazhar Osmanlık olmadığımıza ve -sağ olsunlar- büyük bir akıllı kitlesi de bizi kendilerinden saydığına göre, aklımızı tepemizden bir karış yukarda bellemeyesiniz!. Hepimizin bildiği şu bizim Nasrettin Hoca’dan söz ediyorum. "Siyah beyaz" çekimlerle vizyona giren fıkralarımızın ünlü jönünden... Ve fıkra fabrikatörü sıfatıyla yedi düvele nam salan Nasrettin Hoca’mızdan...
..........Ve ben, işte o, gülen ve gülünce yanağında güller açan adamla; mankenlerin cirit attığı, işsiz güçsüz playboyların leblebi üzüm yedikleri müstesna ve oldukça tenha bir mekânda oturup “ciddi ciddi” söyleştim, dertleştim. Yüzlerce objektif tarafından adım adım izlendik. Kapıdan kovulunca bacadan giren magazin basınına, maalesef biz de (istemeden) yakayı kaptırdık. (heh he!)
..........Hocamız, -magazin muhabirleriyle yaşadığımız bu kaçma kovalamaca manzaralarını görünce-, dedi ki; “Objektifler objektif olsa, göle maya çalmaya gerek kalmazdı!.”
..........Görüldüğü üzere, Nasrettin Hocam haklıdır ve üstelik “kendileri yakinimdir.”
.......... (...Kahretsin! Desteksiz atmaya biraz erken başladım galiba?)
.............***
..........Efenim!
..........Hoca’mla randevulaştığımız mekâna “mekân” demeye dilim varmıyor. Öylesine lüks, öylesine şatafatlı ki anlatamam! Hocam artık buraların kurdu olmuş, ama ben alışık değilim. Böyle yerler bana birkaç beden büyük geliyor. Örneğin; ben bu mekâna, gazetecilik sıfatımla bile girmekte zorlandım. Nasrettin Abimin içerden gönderdiği kartvizit sayesinde kapıdan geçebildim.
..........Haksız da sayılmazlar.
..........Bu tip yerlerin kapılarına da “kapı” demek, hem cahillik ve hem de ayıp olur. Görkemli mi görkemli... Gümrük kapısından farkları yok ki birader. Şaka değil; bilsem, pasaport falan çıkartırdım. Ayrıca bu müstesna yere dolmuş ve belediye otobüsüyle gelmenin, bağışlanmaz bir kusur olduğunu da öğrenmiş oldum. Tüm müşteriler buraya Limuzinle gelip, helikopterle ayrılıyorlarmış meğer. Eee, biz ne yapıyoruz? Dolmuşla gelip, “tabanvay”la ayrılıyoruz. Vay babam vay! Olacak şey mi?. Bizimkisi, alenen görgüsüzlük işte.
..........Sipariş almaya gelen garson da beni çok şaşırttı. İngiliz asilzadelerine benziyordu. Saygıda kusur etmemek için ayağa fırladım ve hazır ol vaziyetine geçtim. Hocam eteğimi çekiştirerek oturttu da durumu kurtardık.
..........Ne alırdınız?” dedi garson.
..........Ammaaa, sözcükleri ağzında öylesine bir yuvarlayarak söyleyişi vardı ki; bayıldım, bittim. Kesinlikle Avrupa, Amerika görmüştür bu beyfendi. Benden kaçmaz.
..........Garsonun, ’yeme de yanında yat!’ bir üslupla sorduğu “Ne alırdınız?” sorusunu; “Her zamankinden...” diyerek yanıtladı Nasrettin Ustam.
..........Buraya ilk kez “düşen” birisi olarak ben de, “Her zamankinden...” diyemezdim ya! Çay istemek de ayıp kaçar, bizi küçük düşürürdü...
..........Çevreyle uyum sağlamak adına; “Ayran!” dedim, ama garson anlamakta zorlandı galiba ki; şaşkın şaşkın suratıma baktı. Ne “şaşkın”ı?.. “İfadesiz bir yüzle baktı.” demek daha doğru olur.
.......... (Hımmm!.. Demek ki, son zamanlarda piyasayı AFRİKA KENESİ gibi istila eden bu ‘ifadesiz yüz’ “TRENdleri hep bu garsonun yüzündenmiş... /*Bu harika tespit üzerine ben bi makale döşenirim artık...)
..........En masum yüz ifademi takınıp, Garsona; “Ayran!..” dedim. Bizimkisi, sanki başka bir söz bilmiyormuş gibi;
.......... “Nasıl yaaani?” diye sordu yeniden. Tek fark, “yani”yi biraz uzatmasıydı tabii. (Vallahi bu bey; Avrupa, Amerika görmüştür yav! Üslup süper!)
.......... “Ayran ayran!.. Soğuk ayran!.. Mümkünse az tuzlu lütfen!” diye, sözümü yineledim. Yinelemez olaydım. Öyle bir kahkaha patlattı ki bizimki, yerin dibine geçtim. Çok da kibar konuşmuştum hâlbuki. Galiba buralarda “ayran”ı bilmiyorlar. Durumu kurtarmak için biraz daha kibarlaşarak;
.......... “Ayran yoksa çay olsun!. Fazla zahmet olacaksa, sallama da olabilir!” dedim ama, belli ki garson beni anlamakta yine zorlandı. Belki de kulakları ağır işitiyordur garibimin. Bu düşünceyle Hoca’mın yüzüne baktım. Anladı beni ve siparişimi bizzat verdi.
..........Siparişleri alan garson, uzaydan gelmiş bir yaratığa bakar gibi bakıyordu suratıma. (Belki de kibarlığımı sevmiştir, belli mi olur?) Masamızdan ayrılmadan önce de pis pis sırıttı. Duyulur duyulmaz bir sesle, “Sallama!” dedi.
..........Gülüyordu.
..........Öyle bir “sallama” deyişi vardı ki hergelenin; kalkıp, “Asıl fırlama sensin lan!” diye gırtlağına yapışmanız mümkündü.
...........* * *
..........Sipariş faciasıyla boğuşurken, bir ara gözümüz televizyon ekranına kaydı...
..........Ekranlarda her gün görmezsek, “Eyvah, acaba başına bi şey mi geldi?” diye meraklandığımız, meraktan yataklara düştüğümüz ve hatta uğruna savaş hazırlıkları yapabileceğimiz 90-60-90’lık bir “sen at!”çımızdı ekrandaki..
.......... “Sen at!”çımız; “Kameraman ben-ni yakalayamaaaz, yakalayamaz!” diye, neşeli kahkahalar atarak kaçıyor(!), paparazziler de onu neşeyle kovalıyordu. (Palavra atıyorsam, namerdim!..)
..........Bu kaçma kovalamacaya can dayanamazdı. Görevlerini canla başla, kahramanca ve fedakârca sürdüren kameramanlardan birkaçı hastanelik, birkaçı da telef oldu. Tıknefes olanları ise saymıyorum. Manzara hazin, bense şaşkındım:
.......... “Yav Hocam!” dedim. “Elinden her iş gelen bu değerli sanatçımızı bu kadar neşeli görmemiştim hiç! Magazincilerle de kuzu sarması üstelik. İyi de, her gece TeleVole’de arz-ı endam eyleyen o; üstelik, ‘Özel hayatımıza giriyolar, ciyaaak!’ diye şikâyette bulunan yine o!.. Oysa halinden pek de memnun görünüyor, baksana Hocam!. Bu ne yaman bir çelişkidir, söyler misin? Yoksa bunlarınki danışıklı dövüş mü?”
..........Enseme okkalı bir şaplak indirdi. (Sağ olsun, beni çok sever; samimiyetini hiç esirgemez.)
.........Dedi ki:
.......... “Ulan düdüğüm! (Beni çok sevdiği için ‘Düdüğüm’ der.) Senin su katılmamış saflığına bitiyorum. Ne bu şüphe? Ne demek danışıklı dövüş? Boş zaman değerlendirmek suç mu? Görüyosun, körebe oynuyo gariplerim. Heh heee!”
... .......* * *
..........Sevgili Okuyucum,
..........Sakın şimdi; “Ohooo birader, sen sosyETe dedikodusu yazanları solladın! 90-60-90’lık muhabbET ile bu ciddi röportajın ne ilgisi var yani?” demeyin!
.......... Bakın!. Hayatımıza televizyon ve internetin girmesiyle, bu tür eleştiriler bayatladı abiler! (Babam öyle diyo!.)
..........Diyo ki;”Röportajın raconunda şu yazar: Yazıya en acaip, en fıttırık, en akla ziyan cümlelerle başlarsan malı götürürsün.” diyo! Diyo ki;”Bir yazıda hafif dekolte şart. Biz dekolteli şeylere bayılırız. Okuruz, seyrederiz, alırız, satarız, yeriz, yutarız, yalarız... Yeter ki dekolte olsun. Yazılan / çizilenlerde ağırbaşlılık artık ‘aut!’ Şimdi böylelerine bol bol ‘muck!’ yapılıyo ve arkadan dolanılıp 2 puan alınıyo!” diyo!... (Babam diyo!.)
..........Galiba babam haklı.
..........Hissediyorum ki, “popüler üslup” edinmem sayesinde röportajımıza ilgi yoğunlaştı.
.......... ‘Baba sözü’ dinledik, işimiz rast gitti.
.......... “Sağ olasın Baba!.. Şu an, okunuyoruuuz!.. Evladın her fırsatı değerlendirip, hiçbir zaman yüzünü kara çıkarmayacak!.
..........* * *
..........Okuyucularımı şu an –çaktırmadan- arzu edilen kıvama getirdim. (Benim gibi uyanıklara helal olsun!.)
..........Esas konuya geçiyim di’i mi Baba? Fırsat bu fırsat!.”
.......... * * *
..........Teybimin düğmesine basar basmaz; “Hocam, sizinle konuşmak istiyorum!” dedim ya, onun başını kaşımaya vakti mi var!
.......... “Ne söyleyeceksen söyle, kulağım sende...” dedi.
..........Nasrettin Hoca’mız, ördeklerin ötüşüp oynaştığı bir subaşında oturmuş, ekmeğini suya bandırarak yiyordu.
.......... “Afiyet şeker olsun Hocam! Gene subaşına oturup da ne yiyorsun?”
..........Yahu düdüğüm (beni çok sever) sende şu ördek kadar akıl varsa ben neyim! Ne yediğimi görüyorsun ya! Ördek çorbası işte...”
.......... “Çocukların okul giderleri, kira, elektrik, telefon, su faturaları derken, maaş kuş oldu Hocam! Sen ördek çorbası içiyorsun, bense bugün öğlende koccaman bir simit yedim. Yine de açım.”
.......... “Allah efendimize manda şifalığı versin, daha ne yiyeceksiniz, gelin beni de yiyin!”
.......... “Herkes sizin gibi fedakâr olamaz ki Hocam! Zorla yemeye de niyetimiz yok! Galiba söze tatsız yanından başladık. İsterseniz gelin bunları bi tarafa bırakıp, sürekli aktüel kalan konularda söyleşelim. Biliyorsunuz, memlekette zaman zaman sizin nüktedanlığınızın pabucunu dama atanlar da çıkıyor. Merakım şu: Bi zamanlar bi Yöm-yök Hoca vardı. Kuyuya bir taş attı, kırk yıldır çıkarılamıyo! Onun sizinle bir yakınlığı, dostluğu var mı? Eğer yoksa, onu nasıl bilirdiniz?”
.......... “Biliyorsun, 80’lerde yurt dışındaydım, neyin nesi olduğunu bilmem Yöm-yök Hoca’nın, ama Allah dağına göre kış verir.”
.......... (Şahsen ben, bu sözdeki hikmeti anlayamadım. Neyse, çaktırmayalım.)
.......... “Hocam bir de şu Erovizyon Şarkı Yarışması sorunu var. Bildim bileli, ulusal sorunlarımız arasında hâlâ ilk sıralardaki yerini koruyor. Yıllarca, ‘Hakkımızı yiyolar, hakkımız yenmese ilk üç sıraya kesin gireriz!’ diyerek, yılgınlığa prim vermedik. Sonunda akıl almaz dehamızla 1. de olduk, hem de Türkilizce bir şarkıyla. Olsun! Gururumuz okşandı. Hamamlarımızın çehresi bile bu şarkı sayesinde değişti. Eskiden neydi o; sarmalar, dolmalar, tefler, cümbüşler, Dede Efendiler?. Hamam sefalarımızda bu özgün(!) şarkı(ları)mız çığrılıyo artık. Ne dersiniz?”
.......... “Allah gecinden versin ya, bir insanın öldüğü nesinden belli olur?”
.......... “Peki, siz seçici olsaydınız ne yapardınız?”
.......... “Avazım çıktığı kadar bağırırdım: Yangın vaaar!”
.......... “Yangın var, yangın var; ben yanıyoruuum! Yetişin a dostlar, tutuşuyoruuum! düm teke dümbür tek! oh oh, yandaaan! Suyundan da koooy! / Şey, afedersiniz Hocam! Bilmeden kaptırdım yine! Şey diyoduk... Ha! Evde bulunmadığınız bir sırada birkaç tefeci, Yenge’anımı kandırıp, paha biçilmez antika eşyalarınızı yürütmüşler. Olayı öğrenince ne dediniz?”
.......... “Sizi fırsat yoksulları sizi! Buldunuz ya sahibi ölmüş eşeği, gayrı anasını ağlatın bakalım!”
.......... “Hocam, şu dünya ne garip... Şimdi nasıl ki; -zahmetsizce- paradan para kazanmak için ‘BORSA’da oynuyosam, bi zamanlar da bankerleri gözüme kestirmiştim. O zaman bana, “Ne yaman, ne akıllı adam” derlerdi. Bankerler tüyüp, borsa tepe taklak gidince; bu kez boynumuza yular takıp, ‘Amma eşek adam be!’ demeye başladılar.”
.......... “Be birader, sen de bir adam oluyorsun bir eşek oluyorsun. Gene ne halt ettin de boynuna yuları geçirdiler?”
.......... “Asıl ben de buna şaşıyorum ya! Her şey yapanın yanına kâr kalıyor. Yanlışlık şurada ki; testiyi kıran onlar, dayağı yiyen ben oldum.”
......... “Bre düdüğüm!. Testiyi kırdıktan sonra dayak kaç para eder?” (Artık iyice anlıyorum ki, Nasrettin Abim beni çok seviyo. Bana yine, düdüğüm dedi.)
.......... “Efendim Hocam! Son günlerde medya yoğun bir biçimde sizden söz ediyor. İddia şu: Piyasaya gizlice sürülen ve insan hayatını ciddi biçimde tehdit eden; hastalıklı et, sahte ilaç, uyuşturucu, hormonlu sebze ve meyve, zehirli yiyecek gibi önemli sorunları cüppeniz çözümlemiş. Aman Hocam, akıl mantık var, bu mavalları kim yutar. Cüppe dediğin, bu işlerle nasıl baş etsin?”
.......... “Canım sen de amma uzattın ha! Cüppenin içinde ben de vardım!”
.......... “Sizi yakalamışken sormadan edemiycem Hocam. Şu yabancı politikacılar; o ülke senin bu ülke benim, gezip dururlar. Ne halt ederler, hiç anlamam!”
.......... “Çelebi, onlar aradıkları perdeyi bulamazlar da gezinir dururlar. Ben bunu bulduktan geri ne diye gezinecekmişim?”
.......... “Sizinle konuşmak ne güzel! İnşallah fincancı katırları ürkmemiştir.”
.......... “Aldırmaaa! Dostlar bizi alışverişte görsün de, varsın ucu hangi keseye dokunursa dokunsun!”
.......... “Son sorum azcık özel... İnsanlarımız arasında güven çok zedelendi. Yine de iyilikte ısrarlıyım. Ancak, iyilik de yapsam, kazıklanıyom. Usandım. Şaşkınım. Öneriniz nedir Hocam?”
.......... “Bak evlat, ben açık konuşmasını severim. Fasa fiso konuşmalarla komiklik yaparken gülünç oluyosun! Belli ki, zihinsel yönden maşallahın var. İlle de komikliğe niyetliysen eşeğe ters bin! Dinle şimdi: Bir gece evime üç hırsız girdi. Biri bekler, biri yükler, biri de götürür idi. Her şeyi çaldılar da kala kala bir yatak yorgan, bir de içinde serilip yatan ben kalır oldum. Bu çul çaput da moruğu uyandırmaya değmez, derler ama, uyuyan kim, uyumayan kim!. Onlar çıkarken ben de yatak yorganı sırtlayıp arkalarına düştüm. Onlar gider ben giderim, onlar gider ben giderim. Derken arka sokakta bir eve girdiler, ben de arkalarından damladım. Şaşırdılar. Hayrola Hoca, senin ne işin var burada, deyince ben güldüm. Yahu ne işim olacak; bu gece bu eve taşınmıyor muyuz, dedim. /Şimdi anladın mı evlat?”
.......... “Ne dediğinizi vallahi anlayamadım Hocam!”
.......... * * *
..........Nasrettin Hoca’m, o çelebi tavrı ve istihzalı gülüşüyle eşeğine bindi.
.........Gitmeye hazırlanıyordu.
.........Pırıltılı gözlerinin çeliksi ışıltılarıyla yüzüme baktı... Çenemi ve yanağımı okşadı.
........Şaşkın bakışlarım arasında sırtımı tıpışlarken; giderayak, enseme de sevgi dolu bir şaplak indirdi. (Sağ olsun, beni çok sever.)

............Veee;
.......... “Arkadaşım eş.. arkadaşım şek.. arkadaşım eşşeeek!..” şarkısını mırıldanarak uzaklaştı / gitti...
..........Gidiş o gidiş...

....... (-Tüh be, akılsız kafam! Nasıl unuttum?! Arkadaşlara hava atmak için imzalı bi fotoğrafını istiycektim oysa!.. Vuaaa!.. )
......... * * *
..........NOT: Şimdi bu öykünün sonunu; “Bir de uyanıverdim ki, gün öğlen olmuuuş!..” diye bağlasaydım, ne müthiş bi uyanıklık yapmış olurdum di’i mi?.
..........Neyse...
..........Babam sağ olsun!

... ....................................o.O.o

................. (iyiki de -BİTTİ- anca gideriz.)







Vahit AKÇA'nın kaleminden :Trakyada Panayır Zamanı-PAVLİ

“Memleketimi seviyorum:
Çınarlarında kolan vurdum, hapislerinde yattım.
Hiç bir şey gidermez iç sıkıntımı
Memleketimin şarkıları ve tütünü gibi...”

.............................. Nazım Hikmet

GÜNEŞ bu toprakları çok sever, yazın sonuna gelindiğinde bile kendini gösterir ve o uçsuz bucaksız ovayı ısıtmaya devam eder. Ustaca bir kıvraklıkla ilerleyerek Trakya'yı baştanbaşa dolaşan Ergene Nehri, Marmara Bölgesi'nin Karadeniz kıyılarındaki Yıldız Dağları'ndan doğar. Tüm kollarıyla birlikte, güneşin ısıttığı bu ovayı sevgiyle sarar. En sonunda Meriç Nehri ile birleşerek Ege Denizi'ne dökülür.. Güneş ve Ergene verimlilik demektir Trakya Ovası için.

ERGENE’nin sularını, güneşin sıcaklığını cömertçe sunduğu bu verimli ovaya, Türkiye’nin en küçük dört ilçesinden biri olan Pehlivanköy de ayrı bir sıcaklık katar ve hiç bir olumsuzluk bu sıcaklığı bozamaz...

İSTANBUL’dan çıkıp, Trakya’yı kuzey-batı yönünde tam ortadan ayıran E-5 karayolundan Edirne yönüne gidiyoruz. Bir zamanlar göz alabildiğine tarım yapılan bu toprakların yerini sanayileşme almış. Rengarenk boyanmış(!) bu fabrikaları ardımızda bırakıyoruz.. Kuruluşları 1940’ta yasallaşan köy enstitülerinden biri olan ‘Kepirtepe’, Lüleburgaz’a geldiğimizin ilk işareti oluyor.. Tabi, ‘Köy Enstitüsü denince Mehmet Başaran hocamızı ve onun‘Tonguç Baba’ şiirini anımsıyoruz bir an:

Komadı karanlığın ağaları
Halk uyansın çiçeğe dursun
Komadı aydınlıktan korkanlar
Terledin dayattın bizim için
Hey Cılavuzlar Kepirler Hasanoğlanlar


Lüleburgaz’da bir gece konaklıyoruz. Buradaki arkadaşlarımız bize yardımcı oluyorlar. Ertesi gün arkadaşlarımızdan birkaçı panayıra gitmek için bize katılıyorlar. Babaeski ilçesini geçtikten sonra, ayçiçeği (günebakan) tarlalarının arasındaki Pehlivanköy tabelasından sapıyoruz. 20km boyunca, Doğanca, Hıdırca ve Kuştepe köylerini ardımızda bıraktıktan sonra ilçedeyiz. Büyük bir bez-afiş karşılıyor bizi: “Pehlivanköy Panayırına Hoşgeldiniz”. İlçe merkezine çok uzak olmayan panayır alanı hemen seçiliyor. ‘Bir başka çadır kent’.

İNSANLAR, yaşamın acımasızlığına karşın, geçmişten kalan duygularını yaşatmak adına, yüzyıllık geleneklerini bir kez daha yerine getirmek için, sımsıcak Pehlivanköy ovasında toplanmışlar. Bu; yüzyıldır süregelen ‘Pavli Panayırı’dır.


BİR kaynağa göre(1), Bizans Dönemin’de bölgeye Pavlikarlar yerleşir ve Osmanlı Dönemi’nde de yaşamlarını devam ettirirler. Panayırın adı da; Pehlivanköy’e de yerleşmiş olan bu Pavlikarlar’dan geliyor. Panayır, yöre halkının Pomak asıllı olması sebebiyle, “Pomak Bayramı” olarak da anılıyor.

ADI Pehlivanköy Panayırı olarak geçse de, yöre halkı ‘Pavli Panayırı’ ismini benimsemiştir. Bazı kaynaklar 110 yıllık geçmişi olduğunu söyler Pavli Panayırı’nın. Panayır, büyük bir kararlılıkla ve hiç değişmeyen tarihiyle, hangi şartlar altında olursa olsun, her yıl Eylül ayının 18’inde başlar ve 5 gün sürer.
VE DUYULUYOR ÇOK UZAKTAN BİR TREN SESİ
...Ah Tren Kara Tren,
Odur Yari Götüren.
Gitti Yarim Gelmedi,
Budur Beni Bitiren.
Kumralım Güzelim Aman,
Yandım Vallah.
Seversen Mektup Yolla...


PANAYIR alanı, yöre halkının içten ve sıcak duygularıyla hayat buluyor. Ovanın ortasından, kasabanın kalbinden geçmekte olan tren onları ne korkutuyor, ne de rahatsız ediyor. Vakit akşam olduğunda, özellikle kadınlar ve çocuklar, günde yalnızca iki kez istasyona uğrayan “treni” ve ovadaki eğlenceleri izlemek için, rayların az ötesinde, hafifçe yüksek bir yerin kenarına ip gibi dizilip, günebakanlarını çıtlatıyorlar. Daha geri planda, panayır alanıyla sınır olan kahvehanelerde de durum farklı değil.


Yalnızca figüranlar değişik. Yörenin erkekleri, rayların ardındaki yolun kenarına sıralanmış ağaçlıklı kahvehanelerin gölgeli bahçelerinde, büyük bir zevkle çaylarını hüpürdetip, ‘muhabbetlerini’ koyulaştırıyorlar. Trenler, ilçenin askere gidecek gençleri için de ayrı bir önem taşıyor. İlçede, askere gidecek gençler, tren istasyonunda yapılan törenlerle uğurlanıyor. Yöre halkı bu uğurlamayı, “asker düğünü” olarak adlandırıyor.

BİR Çorlu, bir Lüleburgaz, bir Babaeski için E-5 karayolu ne anlam ifade ediyorsa, Pehlivanköy için demiryolu aynı şeyi ifade ediyor. İstasyon binalarının bildiğimiz o kendine özgü yapısı, Pehlivanköy’e ayrı bir hava katıyor. Tren istasyonundaki kiremit ve sarı renge boyanmış, iki katlı taş bina, 1889 yılında yapılışından bu yana zamana meydan okuyarak, özgün duruşunu korumuş. İstasyon binaları, Şark Demiryolları adındaki bir Fransız şirketi tarafından yapılmış ve Cumhuriyet Dönemi’nde Atatürk’ün ulusallaştırdığı demiryollarının, yani TCDD’nin malı olmuş(1).
------------------------- 1.BÖLÜMÜN SONU -
(1) Pehlivanköy İlçesi Köylere Hizmet Götürme Birliği Yayını, “Pehlivanköy” kitabı.


Fotoğraflar: vahit akça - ihsan eroğlu
PANAYIRIN KAPISI

BİR anlamda panayırın kapısıdır tren yolu. Aynı zamanda, ilçe merkeziyle panayırın kurulduğu ovanın da sınırı. Rayların ötesindeki dünyaya karışmak için sadece bir adım atmanız yeterli. Adımınızı atmanızla birlikte, pazaryeri ile başlayan panayırın renkli dünyasındasınız..

Bir an aklımıza düşen ‘pazarcı imajı’nın aksine, pazarcıların mallarını satmak için seslerini duyurmak gibi fazla çaba harcamadıklarına tanık oluyoruz. Panayırın neşeli havası; çoğunluğun birbirini tanıdığı bu insanların, buraya ne amaçla geldiği, kimin alışveriş yapıp, kimin yapmayacağınının bilindiği izlenimini verir. Satıcılar büyük bir sükunetle işlerini yaparlar. Burada gözümüze en çok çarpan helvacılar oluyor. Herhalde bu kadar çok helvacının bir arada olduğu bir yer çok nadir görülür. Abartısız, neredeyse iki pazarcıdan biri helvacıdır. Susamlı, koz, pembe gofretli helvalar... Bu renk ve tat cümbüşü, çocuklar için ne çok şey ifade ediyor olmalı! Helvacı, buraya gelirken, annesinden helva alacağına dair söz alan bir çocuğa, “hadee elva” diye bağırmanın bir gereği olmadığını bilir sanki... Neyse, bizim de canımız ve ilgimizi de çektiğindendir ki, “ya şundadır, ya bunda...” deyip, bu kadar çok helvacı arasından bir tanesine yöneliyoruz... Yaptığı nefis helva bulamacından bir parmak tattıran ustaya biraz da umutsuzca, bu güzel helvayı nasıl yaptığını soruyoruz. Büyük bir gururla; “ustalık işte, tarifini sadece ben bilirim” diyor...


YOLUMUZUN üstü, oyuncakçılar, elbise ve iç çamaşırcıları, çorapçılar, ayakkabıcılar, nayloncular, hediyelik eşya satıcıları, arada çayhaneler, tostçular, kuruyemişçiler, yer yer köftecilerle dolu... Ee, pişmesi biraz aceleye getirilse de, Trakya köftesinden tatmamak olmaz. Biz de öyle yapıyoruz. Pazar yeri tam bir cümbüş... Hırdavatçılar ve kasetçiler de ekleniyor bu cümbüşe. Kalabalığın arasından, çevremizi izleyerek ve zorlukla ilerliyoruz.. Davul zurna sesleri artıyor, oraya bir başka duyguyla yöneliyoruz şimdi...


Buraya gelmeden önce, bu panayırın her yönüyle renkli olduğu yönündeki kanaatimiz, coşkulu davul zurna sesleri içimizde yankılandıkça daha da güçleniyor. Panayırın asıl özüne doğru yaklaştığımızı düşünüyoruz. Sesler ve heyecanımız artıyor.. İşte yanlarındayız.. Kırkpınar’ı aratmayacak ölçüde davulcu ve onlara eşlik eden zurnacı olduğunu söylemek abartı olmaz... Tam burada, tarihin sesi duyuluyor: Davulların ritminden süzülen ahenk, sanki 110 sene öncesinden çıkıp gelen, Çerkez kabilelerinin ruhunu yansıtıyor ve panayıra damgasını vuruyor.. Heyecanımız ve bu renklilik karşısındaki hayranlığımızla birlikte merakımız da giderek artıyor.
. . .
Pehlivanköy’ün bilinen tarihi (1)
PANAYIRIN isminin Pavlikarlar’dan geldiğini ve halkının Pomak asıllı olduğunu, Bizans döneminde bölgeye yerleşip, Osmanlı döneminde yaşamlarını devam ettirdiklerini söylemiştik Pehlivanköy’ün bir başka kaynaktan öğrendiğimiz bilinen tarihi ise Osmanlıların Rumeli’ye geçişleri ile başlıyor. Osmanlı sülalesinin ileri gelen aileleri Ergene Nehri’nin suladığı verimli topraklara yerleşir. 1361 yılında kurulan ilk köy Çenge Köyü olur. Bu köy bugünkü Çengerli köyüdür. Diğer köylerin kurulması 1877 Osmanlı-Rus savaşından sonraya rastlar. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında, Gazi Osman Paşa komutasında yapılan Plevne savunmasına rağmen, Çatalca önlerine kadar ilerleyen Rusların önünden kaçarak bölgeyi terk eden halkın yerine, savaş sonrası imzalanan Ayastefanos antlaşması ile Bulgaristan’ın İzver ve Lofça bölgesinden göç eden Türkler gelip yerleşirler. Göçler nedeniyle bölgeden ayrılan Çerkez kabileleri, bu bölgeyi “Pavli” ya da “Pavlu” olarak adlandırmışlar.

BİR başka kaynakta Pehlivanköy’ün hikayesi şöyle anlatılır: Osmanlı padişahı Abdülaziz güreşe meraklı olduğundan ve kendisi de pehlivan olduğundan, zamanın ünlü pehlivanlarını cariyeleriyle evlendirir. Padişah bu pehlivanlara toprak vererek, onları Büyükmandıra ve Pehlivanköy civarındaki verimli topraklara yerleştirir. Tarihçilerin belirttiğine göre, bölgede isim yapmış pehlivanların yetişmiş olması bölgenin cumhuriyetten sonra Pehlivanköy olarak anılmasına neden olmuş. Kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte yörede önceleri Rumların ve Çerkezlerin yaşadığı bilinmektedir. Pehlivanköy I. Dünya Savaşı sonrası Yunan işgaline uğramış ve önemli direnişlerin merkezi olmuştur.

Pehlivanköy ile karşı yaka köyleri arasındaki ulaşım, Ergene nehri üzerinde kurulu, Osmanlı İmparatorluğu zamanında yapılan tarihi Akarca Köprüsü ile sağlanır. Rivayet o ki; köprü Pavlu adlı bir usta tarafından yapılır. Yapım sırasında tüm çabalara rağmen orta kemeri tutturmak bir türlü mümkün olmaz. Pavlu usta, bir yiğidin kurban edilerek duvarın içine gömülmesi ile kemerin ayakta kalabileceğini söyler. Çare olarak, kendilerine her gün yemek taşıyan kadınlar arasında kura çekilir, her kim ki kurada çıkarsa kurban edilecektir. Ertesi gün yemek getirecek kadına kura isabet eder, kadın yeni doğum yapmıştır ve çocuğunu emzirmektedir. Kadın kemere sıkıştırılarak kurban edilir ve böylece kemer tamamlanır. Sonrasında, her cuma gecesi köprü ayağında ağlayan kadın sesi duyulduğu ve iki taş arasından süt aktığı söylenir. Pehlivanköy adının bu rivayete dayandırıldığı da ifade edilir.

. ..
Akarca köprüsüyle ilgili rivayet, bir Pomak kadını tarafından söyle de anlatılır: “Köprünün orta kemerini tutturmayı başaramayan Pavlu usta, işçileri akşam paydosunda toplayarak; kemeri tutturmak için, sabah ilk yemek getiren işçinin karısının kurban edileceğini ama işçilerden durumu karılarına anlatmamalarını ister.. Bütün işçiler durumu karılarına anlatmış, bir tek Pavlu usta sözüne sadık kalmıştır. Ertesi sabah işçilere ilk yemek getiren kadın, Pavlu ustanın karısıdır...”
(1) Pehlivanköy İlçesi Köylere Hizmet Götürme Birliği Yayını, “Pehlivanköy” kitabı. /*2. bölüm sonu

PAVLİ-bölüm-3

bölüm 3 / VE ERGENE
Fotoğraflar:
vahit akça - ihsan eroğlu

VE ERGENE
Dere Geliyor Dere...

‘Altın kazması iner binlerce yıl önceye
Dizer sevinçlerini bilgin:
Yağdanlıklar, iğneler, çömlekte kavruk buğday,
Ama ne el kalmış, ne ayak,
Ne can izi, ne türkü, ne dernek...’
-............ Ceyhun Atıf Kansu


Panayıdaki davullar her ne kadar Pavli ruhunu yansıtsa da, bu geniş ovada ve Ergene havzasında geçmişteki başka kabilelerin izlerini de yansıtan bir tarih yatıyor...İstanbul’dan Pehlivanköy’e yolculuğumuz sırasında, günebakanların, kavak ağaçlarının, derelerin, sanayileşmeden arda kalan ekili arazilerin yanısıra toprak yığınlarından oluşturulmuş tek tük minik tepeciklere(1) rastlamıştık.. Her ne kadar, bu tepecikler için, Trakya’da höyük’ denilen yerleşim birikimlerinin de adı geçse, arkeolojik veriler, bu tepeciklerin,“Tümülüs adı verilen toprak yapılar, mezarlar”(2) olduğunu söylüyor.

Nazım Hikmet bir köprüden bahseder bir şiirinde: “...Bir köprü geçtim, yarısında fenerler pırıl pırıl, yarısı kapkaranlıktı...” Anlatılan, sanki rivayetteki Akarca köprüsüdür.. Aynı, Nazım’ın dizelerindeki gibi bir yanı pırıl pırıl bir şenlik, bir yanı artık kan ağlayan Ergene’dir.

İŞTE, Akarca köprüsünün bir yanı coşkulu bir şenliği yansıtsa da, bir zamanlar ‘büyük bir hayranlık uyandıran’ Ergene ise, yanıbaşındaki bu şenliğin sesini duyamıyor artık... Kendinden bir şeyler yitirmiş insan misali; azalan ve kirlenen suları ile, orada öylece sessiz, kendisi için -sanki- boşa feda edilmiş bir yüreğe yanar gibi duruyor...
Basında Ergene
-Trakya`nın en önemli nehri olan Ergene Nehri ve Havzası, aşırı sanayileşme ve bunun yarattığı kirlilik nedeniyle can çekişiyor... Eskinin verimli toprakları da geçmişte kalmış..

-Ergene Havzası’nda daha fazla kar icin 1500 civarında fabrika yapılmış... Bunların coğu Tekstil sektörüne ait.. Verimli topraklar üzerindeki bu başdöndürücü yapilaşma hızlı gelişme ekonomik olarak -bazı- yüzleri güldürmüş belki ama bu gelişmenin bir de kirli yüzü var. Ek masraf gerektirdiği gerekçesiyle arıtma tesisi kurmayan bu fabrikaların rengarenk boyanan görüntüsüne karşın, atiklarının etkisiyle bölgenin candamarı Ergene artik simsiyah akıyor.. Artık Ergene değil, büyük bir kanalizasyon görüyorsunuz... Kimyasalların yeraltı sularına karışması nedeniyle su kaynaklarının tehdit altında oluşu da cabası... Yapılan bir araştırmaya göre, bu fabrikaların her gün yeraltından çektikleri suyun 5 milyon metreküp olduğu ve geri dönüşüm olmaksızın tüketildiği kaydediliyor.

-(TEMA ) Lüleburgaz Temsilciliği, Trakya`da Çorlu -Çerkezköy -Muratlı -Lüleburgaz bölgesini `şeytan dörtgeni` diye tanımlanıyor...

-Trakya Üniversitesi tarafından hazırlanan raporda ise, `Ergene Nehri`nde artık doğal hayatın bittiği söylenebilir` ifadesi yer alıyor...

-Trakya Üniversitesi ile Çevre Bakanlığı arasında 11 Kasım 1999’da imzalanan “Ergene Havzası Çevre Düzeni Planı” projesinin ardından, toplanan veriler neticesinde Ergene Havzasının bağımsız olmadığı, Ergene’yi etkileyen ve Ergene’den etkilenen diğer bölge ve havzaların da projeye dahil edilmesi gerektiği saptanmış ve proje “Trakya Alt Bölge Planı” haline dönüştürülerek çevresel kalkınmada bir adım daha atılmıştır..” (3)

“Ergene Havzası Çevre Düzeni Planı”nı anlatan projeden umutlu bir hava yükselse de, sorunların ne derece çözüldüğünü anlamak için Ergene Havzası’nı içine alan bölgeyi dolaşmak yeter! Can çekişen Ergene’ye ve yok olan tarıma karşın sanayicinin gözünün yine bu topraklarda olduğunu bilmekse insanın içini acıtıyor... Acı sonuçlara ilişkin bir başka bilgi de; “..Amerika ve Avrupa`daki kot üreticilerinin, oradaki çevrecilerin baskısı nedeniyle fabrikalarını kapatıp üretim üssü olarak Türkiye gibi ülkeleri tercih etmesi..” yönünde...

EVET, bir zamanlar Trakya’nın candamarı olan Ergene, yine de panayırın da en can alıcı noktalarından birini oluşturuyor... Gelişen ve tadına doyamadığımız çadır muhabbetleri bizi, Çerkezköy’den Uzunköprü’ye, Saray’dan Havza’ye kadar, Trakya köylüsü ve çiftçisinin gözbebeği olan Ergene’nin ve Ergene muhabetlerinin tam da ortasına bırakıveriyor şimdi...
GEÇMİŞTE su demek, 10.000 dekarlık Ergene Havzası için hayat demekti... Onlarca, yüzlerce ton buğday, şekerpancarı, çeltik, ayçiçeği demekti... Kısaca verimli bir Trakya demekti... ‘Günebakan’lar, en soylu kalabalıklarıydılar Ergene’nin. Sonrası daha zordu Ergene için.. Kirlenen birçok şey gibi, Ergene de nasibini aldı bu kirlilikten. Artık avuçiçi kadar kalan günebakanların nasıl birer birer başlarını eğdiklerini gördük de, cesaret edip birilerine, ‘Ergene’de yayın, sazan, miryana, kefal artık kalmış mıdır? Ya keklikler, turnalar, yaban ördekleri?diye soramadık...

GÜNEŞ doğuyor ve sabaha, pis bir Ergene kokusuyla uyanıyor Pavli... Eylül sabahlarının serinliğine inat, rüzgar alıp başını gidiyor. Rivayetteki o meşhur pehlivanların aksine, pes etmiş bir görüntü veren Ergene, güneşin ilk ışıklarıyla, kendini olduğundan farklı göstermeye çalışıyor... Ama belli ki; hala ve hayli yorgun... O’nun bu hali, dalıp giden gözlerimizin önüne; Söğüt dallarının sularını yaladığı dere kıyısında sabahlara kadar yakılan ateşlerden, Güzel Marmara (köpek öldüren) eşlikli muhabbetlere, “hey gidi Miryana Sazan, delikanlı Hasan” dedirten delikanlı ve bıçkın arkadaşlıklardan, güzel buluşmalara ve “Arzu ile Kanber”i kıskandıracak nice aşklara kadar yaşanan tanıklıkları getiriyor. Aynı, geçmişteki gibi taşkın ve coşkulu...
Kültür, bölgelere göre özellikler gösterdiğinden o kültürün kapsadığı her şey zamanla yayılıyor.. Halkın diline dolanıyor, yaşamında, eğlence ve oyunlarında boy gösteriyor.. Karşılama, Arzu ile Kamber, Dere boyu, Hanım Ayşe, Eski kasap gibi..

Giderim yolce yolce
Yolun çiçeği morce
O senin bakışların Hanım Ayşem
Sokuyor beni borce.


Tabi sadece güzel tanıklıkları değil aynı zamanda, geçmişteki duyarsızlığımızı da getiriyor gözlerimizin önüne.. Toplumsal duyarlığımızın yanına koymayı unuttuğumuz, “çevreye ve doğaya olan duyarsızlığımızı”...

Trakya’nın içki tüketimiyle, ‘doğaya olan duyarsızlığımız’ arasındaki bağıntıyı, geçmişte Ergene’ye fütursuzca fırlattığımız (haliyle) içi boşaltılmış Güzel Marmara şişelerinden, anlamak da olası.! “...Ama hepimiz biliyoruz ki, biz Ergene için hiçbir şey yapmadık. Çocuktuk Ergene henüz kirlenmeye başladığında. Hiçbir şeyin farkında değildik.” diyor bir kardeşim... Ergene kenarına kurulu bir köy olan Karamusul’un web sitesinden (4) böyle haykırıyor: “Biz Ergene için hiçbir şey yapmadık...” Ne kadar da haklı.. Sanayi sonradan geldi ama, öncesinden hepimiz sorumluyuz..!

Küresel iklim değişikliği ile “felaketin eşiğine gelinen belki şu son yıllarda” (5), Trakya’nın nüfusu küçük ama duyarlılığı azımsanmayacak derece önemli olan Karamusul köyünde çevre bilincinin bu denli yayıldığını görmek, saydığımız olumsuzluklara rağmen umut veriyor..

HANİ hep, “zaman su gibi akıp gidiyor” deriz ya, işte o misal; kirlilik ve acımasızlık, bir zamanlar, kendimizi güvenle sularına bıraktığımız Ergene’yi kırıp geçirdi belki ama beri yakada, çadırları çevreleyen, “yorganları tütün kokan” yüzlerce ‘römork ev’den yükselen çocuk ağlamaları, zamanın içinden hızla geçiyor hâlâ...


3. BÖLÜM KAYNAKLAR:
(1) http://m.domaindlx.com/traklar/index.htm
(2)Tümülüs:Latince bir sözcük olup (çoğulu tümüli), bir mezar ya da mezarlık içeren, toprak yığılarak oluşturulmuş tepeciklere verilen addır. Höyük ve kurgan (Orta-Asya'da) da denilen tümülüs yapma geleneğine sahip ulusların sayısı fazla değildir. Bunlara en çok Anadolu’da, Trakya’da, Orta Asya’da, Rusya’da ve Meksika’da rastlanır.
Traklar'ın mezarları bu şekildedir. Trakya'nın en görsel anıtları tümülüslerdir. Trakya'nın tek düze doğal yapısını süsleyen ve ona bir hareketlilik getiren tümülüslerin tam bir envanteri çıkartılmamıştır. Genel olarak mezarın üzerine yapılan her türlü yükselti tümülüs olarak adlandırılsa da, yapıldıkları döneme, tepenin ve mezar odasının biçimine, niteliğine, ölünün gömülüş şekline göre mezar tepelerinin değişen geniş bir çeşitlenmesi vardır. ( http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCm%C3%BCl%C3%BCs)
(3) Ergene ilgili (2004-2007 yılları arası) yayınlanmış çeşitli gazete küpürleri.
(4) http://karamusul.com/index.php?option=com_content&task=view&id=19&Itemid=1
(5) http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=case&cas=924 //* 3. bölüm sonu

PAVLİ_4-
........................ ....Fotoğraflar: vahit akça - ihsan eroğlu

........... ZURNADA PEŞREV OLMAZ
Zurnadan kazandı
Zurnadan yiyor
Zurna gibi
Peşrevsiz yaşayıp
Peşrevsiz ölecek
Zurnam
Zurnam
Ben buralarda dururum
Gitmem
................ -Orhan Murat Arıburnu
Çevirme kokuları bizi çağırıyor... Önünden geçtiğimiz, “Hakkı Çakar’ın Yeri - Hamitli Köyü, Uzunköprü” yazılı bir çevirmeci çadırının içerisinden bir gelenek dışarı taşıyor... Bu ses, gürültüden uğuldayan kulaklarımızın pasını açıyor... Trakya’nın, bir taraftan biri dem vuran, diğeri melodiyi çalan çift davullu, çift zurnalı eğlence geleneği, romanların ince saz takımlarıyla birlikte bu ilkel ama çok renkli çadır lokantalarda insanları eğlendiriyor.


‘...Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.’

........................- Edip Cansever

Böylesi bir eğlence içerisinde sakin sakin oturabilmek mümkün değildir. Bir taraftan oynanıyor, diğer taraftan nar gibi kızarmış kuzular yeniyor, biralar, rakılar içiliyor. Çadırdaki muşamba örtülmüş küçük masaların üzeri bira şişeleriyle dolu. Garson çocuk hesabı karıştırmamak için midir ne, hiç dokunmamış şişelere... Toptan görecek hesabı! Masadaki göbekli mi göbekli adam, bir elini başının üstüne koymuş, diğer elinin iki parmağı arasına sıkıştırdığı bira şişesinden yudumlayarak oynuyor. Aldığı tat, kulağına üflenen zurnanın verdiği keyfe karışıyor.. Adam sanki oynamıyor adeta uçuyor. Birasını bir çırpıda dikip, cebindeki para destesinin arasından sendeleyerek sıyırdığı bir binliği, davulun üzerinde şöyle bir döndürdükten sonra, zurnanın ağzına tıkıveriyor.
Zurnacı ise, havayı ve istifi hiç bozmuyor. Eyvallah dercesine, tekgözünü kırparak, başını eğiyor... Davul-zurnalar, 'zil zurnalara' eşlik ediyor durmadan...

HENÜZ öğlen saatleri olmasına karşın içkiler su gibi gidiyor. Diğer masalarda da kafalar fena halde kıyak... İçmeyene rastlamak mümkün değil. Koca koca kuzuların tüketilmesi yarım saati geçmiyor.. Çadırların arkasında çevrilen kuzular, hiç durmaksızın ön tarafta kurulu tezgahlara yetiştiriliyor. Burada, siparişler alınıyor, çevirmeler kesiliyor, tartılıyor, masalara servis ediliyor. Ter içinde kalarak yaşanan bir koşuşturmacadır bu... Bu telaş içinde, gömleklerinin yakalarındaki koca mendillerle garsonlar baş rolü oynuyorlar.
BUGÜN artık Trakya’da, Pehlivanköy’den başka bir yerde büyük panayırlara rastlanmıyor. Eskiden ekonominin kapalı bir yapı olması, ürün pazarlamasında panayırlara önemli işlevler yüklüyordu. Ekonominin çarpık gelişme sürecinde ise panayırlar hızla bu işlevlerini yitirdiler. Artık yapılmayan, ama eskiden neşeli ekonomisiyle bölgeyi hareketlendiren Kırklareli, Vize, Pınarhisar, Babaeski, Lüleburgaz ve Çatalca panayırları bunlardan sadece bir kaçı. Pehlivanköy Panayırı ise, eski yıllardaki görkemi olmamakla birlikte, gelenekleri korumak adına hala devam ediyor ve işlevini yerine getiriyor. //*4. bölüm sonu

PAVLİ-5*

Fotoğraflar:
vahit akça
ihsan eroğlu
yusuf darıyerli
ÇOCUKLARIN GÖZÜNDEKİ PIRILTI: LUNAPARK
LUNAPARK, denince akla ilk çocuklar geliyor.. Onların sevinç çığlıkları, renk renk balonların gökyüzüne uçuşu gibi...
Lunapark, sadece çocukların değil, annelerin, babaların, yaşını başını almış teyzelerin, kasketli ‘küylü aga’ların da vazgeçemediği bir yer..
Çekilen sıkıntıların, geçmişteki hesapların, yapılmış kavgaların ve dargınlıkların unutulduğu yer. Özellikle de bu insanlarla geceleri daha bir renkli oluyor panayır...PAVLİ’nin büyük ve en renkli bölümlerinden birini olusturuyor Lunapark..Oyun çadırlarının bulunduğu alan aynı zamanda. Burada yok yok..! Salıncaklardan atlıkarıncalara, dönmedolaptan uçan sandalyelere, halkacılardan langırtçılara, tüfek attırıcılardan bir çeşit minik kumar masalarına, bisikletçilerden çarpışan otolara varıncaya kadar her şey...

Büyük şehirlerdeki eğlenceleri aratmayacak bir eğlence merkezine dönüşmüş olmasına rağmen, dönemin Belediye Başkanı Mustafa Gür: “Eskiden eğlenceler daha çok olurdu” diyor.. İstanbul’dan bile, İsmail Dümbüllü’ye varıncaya kadar tiyatrolar gelirmiş buraya.. Bunun yanında, ip cambazları, sihirbazlar, motorsiklet gösterileri, ‘Afrika’nın balta girmemiş ormanlarından büyük zahmetlerle getirtilen Piton yılanları...!’ Ne ararsan var... Geçmiş panayırların hiç birini kaçırmamış olan bir köylü; “deniz kızı pek inandırıcı olmasa da çadırı hep doldururduk..!”diyor. Hayatın ‘ekonomik ağırlığından’ olsa gerek, bugünkü panayırlarda, eskisi kadar renkli görüntülere rastlanmasa da, eğlencelerine karşı koymak imkansız...

Panayırın girişindeki pazar yeri ne kadar sakin duruyorsa, Lunapark o kadar gürültülü.. Hemen hemen her eğlence yerinden yayılan müzik gürültüsüne daha ötelerden gelen davul zurna sesleri karışıyor ve sesler bir kakafoniye dönüşüyor... Bunca gürültü arasında, bir Makedonya halk türküsü olan “ujiçka”, kulakları tırmalarcasına bütün gürültüyü bastırıyor. Her şeye rağmen, biraz uzaktan duyulsa da kulağa sürekli hoş gelen bir şey var:
Davulun sesi... Bu çağrıyı yine boş bırakmıyor ve tekrar o tarafa yöneliyoruz.

5. bölüm devam edecek...

LUNAPARK / “ karadutum, çatalkaram, çingenem..”
Fotoğraflar:
vahit akça
ihsan eroğlu
yusuf darıyerli
http://www.yusufdariyerli.com/
“...KARADUTUM, ÇATALKARAM, ÇİNGENEM..”
TRAKYA kentlerinin kenar mahallelerini gezdiğinizde tanık olacağınız en önemli şeylerden birisi, bu coğrafya insanlarının tutkulu yaşam biçimleridir. Bir evin bahçesinde, bir yol kenarında, bir tarabanın ardında ya da boş bir arsada her zaman bu tutkuyla bir ateş yakılır. İnsanlar o ateşin etrafında yaparlar en güzel muhabbetlerini... Gülüp eğlenir, şarkı söyleyip dans ederler. Yanan ateşin üzerinden atlamak bir gelenektir...

‘Kömürler içten yanar,
birden parlayacaklar...’

Sevinç ve neşe sabahlara kadar yanan bir ateşin üzerinden ne kadar dışa yansıyorsa, hüzün ve gözyaşı, için için yanan yüreklerde o kadar saklı durur sanki...

Herman Hesse’in; ‘Trajedi ve mizah birbirine karşıt şeyler değildir, daha doğrusu karşıtlıkları birinin ötekisini amansızlıkla davetinden kaynaklanır.’ demesi gibi, bu kenar mahalle insanları ayrımcılık, dışlanmışlık, haksızlık ve yoksulluk kavramlarıyla özdeşleş-tiril-miş olsalar da, içlerindeki bitip tükenmeyen enerjiyi, yaşam sevinçlerini, neşe ve hatta mizahı her zaman ve şart altında büyük bir coşkuyla dışa vururlar. Bu, umuttur...
İŞTE kenar mahallelilerin, ‘sanki yaşanılan yer dünya değilmiş gibi yaşayıp, sanki sahip olunmamış gibi bir şeye sahip olurcasına...’ geldikleri neşenin festivalindeyiz... Sanki Trakya’nın bütün ‘kenar mahalleler’i akın etmişler buraya.. Arabacılar, süpürgeciler, davulcular zurnacılar... Erkeklerin omuzunda kız, kızan, kadınların kollarında bohçalar... ‘Hıdrellez’de, ‘Kakava Şenlikleri’nde, dere boylarında, bir ateşin etrafinda neşeleri nasılsa, burada da eksilmiyor.. Hem buna, bir kaç kuruş kazanmak da eklenince deymeyin gitsin keyiflerine...

Çünkü bu panayır, onlar için büyük bir ekmek kapısıdır. Çünkü; “İhtiyaçlar listesinde ekmek her zaman her şeyden önce gelse de”.. Açlık; farklılığa, insanlığa, sevgiye ve özgürlüğe de duyulur.

Bütün oyun çadırlarının önünde Romanları görmek olası... Hele, roman kızlarının ne ağızları ne de bedenleri durmak bilmez.. Ağızlarında patlayan cikletleriyle, hani ‘kapı kıcırdısına oynarım’ misali, her şarkıda oynarlar..

Müzikler değişiklik gösterse de oyun tarzları değişmez.. Onların kıvrak dansları yeni gelenler için sanki iyi hazırlanmış bir tuzak gibidir.. Bir kere kıvrak eller, müşterinin omuzlarına dolandı mı, bilin ki oyun çadırlarında para harcanacak... Pavli’ye yolunuz düşer de bu çadırlara uğrarsanız, bedenlerin kıvrak olduğu kadar, bu konuda ellerin de usta olduğunu görürsünüz... Bazen çadırların önünden geçerken kasket veya şapkanızı ustaca bir refleksle kaparlar..

Panayırın devamlı müdavimi olanlar deneyimlidir bu konuda... Bu tür geleneksel çalımları yememek için, çadır önlerini açıktan geçer, gördükleriyle uzaktan yetinmeyi bilirler. Biraz daha cesaretli olanlar yaklaşmayı göze alır fakat bu kıvraklığa ve atikliğe karşı tedbiri de elden bırakmazlar.. Bazen de tatlı dille çekerler çadırlara... Mecburen gidersiniz peşlerinden... Bir kaç tüfek ya da halka atmadan kavuşamazsınız kasketinize... Roman kızlar, giysilerinin ve makyajlarının sunduğu avantajı da büyük bir ustalıkla kullanırlar. Onların muhabbetlerine de katılmamak olanaksızdır..

YAVAŞ yavaş karanlık bastırıyor ve her şey gündüz saatlerinden farklı bir görünüme bürünüyor. Alandaki ve büyük çadırların önündeki sayısız lamba teker teker yanıyor, sonra çevirme mangallarının dumanları arasından sızan, belli belirsiz ışık hüzmelerine
dönüşüyorlar.
‘İlkin bir sarışın açtı pencereyi
Sonra bir hallicesi bir dillicesi
Daha sonra güldü kaçtı
Kadınların en incesi
Derken sıra esmere geldi
Bir etlicesi bir sütlücesi’

-Salah Birsel

GECE bastırıyor ama roman kızları için gün yeni başlıyor... Daha çok roman kızların bulunduğu oyun çadırları, lunaparkın o ışıltılı havasından geri kalmıyor. Artık onlar için daha önemsedikleri günün ikinci yarısı başlıyor. Bir başka havayla hazırlanıyorlar çadırlarının makyaj odalarında. Çadırların bez kapıları teker teker aralanıyor ve roman kızları bir bir çıkıyorlar sahneye..! Ve oyun alanlarına dağılıyorlar; langırtçılar, halkacılar, fincancılar, zarcılar...

Kınalı eller müşterisine tüfek attırmak için çabalıyor:
"-At bi da be güzêl çocuk... Yab bi güzêllik..."

‘...Ağzında kan kırmızı bir can eriği
Mehtapla beraber düşmüş gibi arza;
Kızlar ki güzel
Dört Başı mamur ve murassa...’
-Niyazi Akıncıoğlu

ALANIN ışıkları o kadar yoğun ki, alabildiğine aydınlık bir gecedeyiz demek yanlış olmaz... Çoğu kişide kafalar kıyak... Mangal kokuları ve dumanları hiç eksik olmuyor.. Bazı Roman kızlarında, makyajlar abartılı, giysiler ‘versace’, danslar kıvrak, şarkılar arabesk. Onların bu hali, büyük şehirlerde, ‘anlı-şanlı sahnelere çıkan ablaları gibi olmak’ düşünü yansıtıyor. Belki oralara yıldız olamayacaklar, belki isimleri ışıklı neonların en üstlerine yazılmayacak ama onlar hiç kuşkusuz “Pavli'ninYıldızları’dır...

BÖYLESİNE hareketli ve tükenmek bilmez bilmez Roman kızlarının aksine, yaşlı kadınlar, kızlar kadar enerjik değiller... Biraz yorgun ve biraz sessiz ama herkes gibi çalışkanlar.. Yorgun bakışlar, gençliklerinde zor günler geçirmiş olduklarını anlatır... ‘Hüzün çocuklar için arada bir, yaşlılar için sürekli’dir sanki...

ROMAN erkekleri ise, pek göz önünde değiller, onlar daha çok zulada, sürekli etrafı ve roman kızları kontrol ediyorlar. Daha çok, çalıştıran durumundalar...

Roman kızları fotoğraflamaya çalıştığımız bir sırada, elinde bira şişesiyle yanımıza bir kaç genç dikiliyor.. Hiç bir tepki vermiyorlar.. Biz hareketlendikçe ardımız sıra geldiler.. Kısa bir, ne olduğunu anlama vaziyetinden sonra içlerinden biri: “Gazteci misiniz aga?” diye soruyor.. “Yok, sadece fotoğraf çekiyoruz”... “İstanbul’dan mı geldiniz? diyor arkasından. “Evet ama ben Burgaz’lıyım” diyorum.. “Burgaz”lı ya da Trakyalı olmanın, onlar için bir anlam taşıdığını belli eden davranışlarla gevşiyorlar ve biri elindeki bira şişesini uzatıyor...

Şişeden bir fırt alındı, sanki kırk yıllık dost olundu... Çayhane olarak kullanılan çadırlardan birinin önüne tabureler çekildi.. Çadıra doluşuldu... Biralar gitti, çaylar geldi.. Muhabbet başladı:

-“Bak aga, büyük şehirlerden geliyorlar, resim çekiyorlar, sonra da bazıları bizi kötü anlatıyorlar oralarda” diye dert yandı bizi getiren.. “Onun için sıkıldık biz biraz, yanlış anlama!” Sonra muhabbet koyulaştı, laf lafı açtı:

“SAVAŞ Ay’da gelmişti buralara... iyi tanırız