PhotobucketTELİF HAKLARI / "Bu Blog İnternet sitesindeki eserlerin, 05.12.1951 tarih ve 5846 sayılı FİKİR VE SANAT ESERLERİ KANUNU uyarınca eserden kaynaklanan mali ve manevi hakları eser sahiplerine aittir, izinsiz kullanılamaz." />>devam


24 Şubat 2013 Pazar

Burhan GÖRKEN_öyküsü: HIZIR ALEYHİSSELAM KAPIYI ÇALDI,


Burhan Görken _öyküsü_
HIZIR ALEYHİSSELAM KAPIYI ÇALDI!
     Ramazan ayında sabah erken işe giderken Edirnekapı surlarının yanından geçiyordum. Yıkık dökük sur dibinde, üzerine eski bir battaniye örtüp uyuyan evsizler,  kimsesizler vardı.
     Kimi zaman yakınlarından geçmek zorunda kalırsam sağ mı-ölü mü diye iyice bakardım. Nefes alışı ile üzerindeki battaniyenin hafifçe kıpırdadığını görünce yoluma devam edip giderdim.  Bugüne kadar da aksi olmadı;  ama her nedense bu insanların bu koşullarda yaşayabilmesine inanamıyorum. Bu sebepten olacak, geçerken uzaktan bakıp sözüm ona,  gözle sağlık kontrolü yaparım.
    Ramazan ayında bunların yanına bir de dilenciler gelir. Sur dibinde çadır kurup, bir ay boyunca buralarda kalırlar.  Bu kişilerin ramazan ayında başka bir vilayetten dilenmeye geldiklerini duydum.
  Sadece duymakla kalmadım,  şahit oldum.  Kimi kolunu, kimi bacağını, kimi kafasını sarıp, kimi bebesini sırtına kundaklayıp, kimi de zaten yaşlı oldukları için “sahte makyaja” gerek duymadan; tabiri caizse  “Dilenci Servis minibüsüne “  binip,  mahalle girişinde tenha bir yerde  inerlerdi. Bundan sonraki yollarına koltuk değnekleri ile yürümeye çalışarak, kolları, bacakları, başları sargılı rollerine devam ederlerdi
Bu servisin bıraktığı dilenciler bir gün bizim de kapıyı çaldılar. Tanıdım kapıyı açmadım,  bana yutturamadılar!  Onları sağlıklı görmüştüm.  Bana yutturamazlardı.
Evdekileri de uyardım. Uzun bir nasihat çektim.
    “ Bunlar gerçek ihtiyaç sahipleri değil.”
    “Bu işi meslek edinmişler.”
    “ Bak şu koltuk değneği ile geleni sağlam yürürken gördüm”.
    “Bunlara verilenler hayra geçmez.”
    “Sakın ha kapıyı açmayın; yoksa, her gün gelirler”
   “Sakın ha.!.”
   Aradan iki gün geçti. Üst katta oturan kimsesiz, yaşlı bir komşumuz vardı. Bizim Hanım, iftar saatinden birkaç dakika evvel bir tepsiye hazırladığı yemeklerden koyup komşuya vermek için çıktı.  Hemen dönecekti.  O sırada ezan okundu. Çocuklarla birlikte masaya geçip iftarımızı açmıştık ki,  kapı zili çaldı. Hemen kapıyı açtım.
Karşımda ak saçlı bir ihtiyar... Allah rızası için yiyecek bir şeyler istiyordu.
Kapı zilinin tam iftar anında çalması beni heyecanlandırmıştı!
Bu gelen Hızır aleyhisselam olmalıydı. Belki de beni sınıyordu. Hemen içeri buyur ettim.  Hiç minnet beklemeden hemen içeri girip sofraya oturdu. Birlikte Allah ne vermişse yedik.
Bu arada Hanım geldi. Oda kapısını açıp tam sofraya yönelmişti ki,  iftar sofrasında karşımda oturan yabancıyı görüp şaşırdı.
“Bu da kimdi? Ne zaman geldi?”  der gibi/ Şaşkın şaşkın yüzüme baktı.
İhtiyar ile birlikte karnımızı doyurmuştuk.
Sıra, akşam namazını kılmaya gelmişti. Heyecanlıydım,  Hızır aleyhisselam ile birlikte akşam namazı kılacaktık. Ben hep onu düşünüyordum, iyi ki geri çevirmemiştim.  Beni sınıyordu. Hem de iftar saatinde kapıyı çalmıştı.
'Ne mübarek bir gün, ne mübarek bir an'  diye içimden geçiriyordum.
İhtiyar karnını iyice doyurmuştu.  Bir an evvel gitmek için müsaade isteyip,  dualar ediyordu.  Ben ise onu rahat ettirmek için uğraşıyordum. Hemen göndermek istemiyordum. Daha akşam namazını kılmamıştık. Birlikte namaz kılmak, ne iyi olacaktı.
İhtiyar çıkmak için kapıya yöneldi.
  “Eee namaz,  Akşam namazı geçmesin!”
 “içerideki odaya seccadeleri serdim!”
“İçeri geçip namazımızı kılalım.!” dedim, duymadı.  Duymazlıktan geldi.
O, kapıyı açıp çıkmak istiyor; ben kapıyı kapatıp, akşam namazını birlikte kılmak istiyordum. Böylece birkaç hamlesini boşa çıkarmıştım.
Hanım şaşkın, biraz da kızgın; bizi izliyordu.
Hanım,  kim olduğunu bilmiyordu.!  Ben farkındaydım. O gidince Hızır aleyhisselam olduğunu söyleyecektim.   Tam iftar vakti kapıyı başka kim çalabilirdi. Bütün bunları anlatacaktım. O da sevinecekti.  Benimle gurur duyacaktı. Hızır aleyhisselamı geri çevirmemiştim.
Son hamleyi Hanım yaptı. Kapıyı açıp yaşlı adamın ayakkabılarını koydu.
Şimdi kızgın ve üzgün olan bendim!
Çocuklar içerdeki odanın kapı aralığından olan biteni izliyordu.
Ayakkabılarını hızla giyen ihtiyar adam, ellerini açıp kapı eşiğinde;
“Allah rızası için giyecek... Allah  ne muradınız varsa versin,  birkaç parça eski giyecek...” diyerek, bekliyordu
O anda kafamda şimşekler çaktı!!!
Bir anda hayal kırıklığı ile yıkılmak üzereydim.
Demek ki bu gelen Hızır aleyhisselam değilmiş!
Deme k ki ben yanılmışım!
Demek ki işini bilen bir dilenciymiş bu da!
Hayal Kırıklığı içinde kapıyı kapatıp içeri geçtim. Kısa bir süre sonra dayanamayıp pencereden nereye gittiğini izledim. Kimi komşular kapıyı hemen kapatıp içeri gidiyor, kimileri üç-beş kuruş verip gönderiyordu.
Arkamdan Hanım odaya girdi. İmalı bir ses tonuyla;
-“Hani bunları tanıyordun?” dedi.
  -“Hani kapıyı açmamak lazımdı?”
- “Hani.?.”
Yaşadığım hayal kırıklığı ve kandırılma duygusu kafamı allak bullak etmişti.
Hanımın söyledikleri cümlelerden sadece bir kelimeyi duyuyor, gerisini duymuyordum, dinlemiyordum
- “Hani.?.”
- “Hani.?.”
- “Hani.?.”
 -BİTTİ_
 Burhan Görken /20 Şubat 2013
ileti: 22.02.2013_17:21

11 Ekim 2012 Perşembe

Erhan Tığlı_ öyküsü:C-ACIKLI BİR ÖYKÜ,



 “Ağzım yanıyor anne, dudaklarım kavruluyor. Gönlümün ateşi dışıma vurdu galiba.
Yüreği zam ağlıyor, kaderim kara bağlıyor. Çok yanıyorum. İtfaiyeye telefon ediyorum. Biz o tür yangınlarla ilgilenmiyoruz, kendi yangınlarımızla uğraşıyoruz diyorlar. Hakkımı arıyorum, meşgul çıkıyor. Piyangodan ikramiye çıktığını, sayısal lotodan kazandığımı göremeden ve de muradıma eremeden, lüks arabalara binemeden öleceğim bu gidişle.
Derdimi Sezen Cumhur Önal’ın naftalin serpen, nostalji kokan sesi bile gideremez artık.”
“Merak etme kızım. O hayırsızı anıp durmayasın diye sen uyurken biber sürdüm ağzına. Ondan yanıyor ağzın, dudakların. Böyle konuşma ne olur, çalış, senin de olur, pardon, sonra vücudun harap olur, kısmetin kapanır, evde kalırsın.”
“Bu yanıklık bildiğin yanıklıklara benzemiyor anne. Geçenlerde yediğim acılı adana kebabı bile bu kadar yakmamıştı içimi. O zalimin kalbinde taht kurduğumu sanıyordum.
Meğerse parsellemiş de satılığa çıkarmış her metre karesini. Bulamıyorum derdimin çaresini.”
“Ben sana demiştim kızım. Siz ayrı dünyaların insanısınız. Sen Merihlisin, o ise
Marslı! Sen Urfa doğumlusun, o Karslı. Yol yakınken vazgeç bu sevdadan. Buna benzemez daha ne sevdalar alıverir sana baban. Senin gibi lüpçüzadelerin anlı şanlı, vizon mantolu kızı, ayağının çorabı, pabucunun boyası bile olamayacak bir magandaya âşık olur mu?”
“Ne bileyim anne, oldu bir kere. Biraz arabesk takılayım demiş, Ferdi Tayfur’un konserine gitmiştim. Orada bir hal geldi başıma. Neye uğradığımı şaşırdım, onu görünce cintonik içmiş gibi oldum. Kader ağlarını ördü. Keder mutluluk defterimi dürdü.”
Genç kız böyle dedikten sonra yatağından oflaya puflaya kalktı, dar gelirlinin muza baktığı gibi dışarıya baktı. Derin bir ah çekti. Geçmiş günler aklına geldi. Daldı gitti. Daha sonra bir öksürük sağanağına tutuldu, sırılsıklam ıslandı. Tam o sırada kapı açıldı. Acaba gelen kimdi, in miydi cin miydi, masum muydu hain miydi? Az sonra!
***Bir reklâm***
(Kusura bakmayın sevgili okuyucular, öykü parasıyla geçinemediğim için buraya reklâm almak zorunda kaldım. Verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim. Beni anlayışla karşıladığınız için sağ olun der ve çiçek yollamak nezaketini gösteren iş adamı Ali Bilgi beye sonsuz teşekkürlerimi sunarım efendim.)
Fingirdek Dikiş Makineleri
Dikiş diker, sökük diker, ilik diker. İkide bir bozulur, tamir ister. Sonunda ocağınıza incir diker! Taksitle al, ömür boyu öde. Hem torun kullanabilir hem de dede...
**** Bir reklâmdan sonra öykümüze devam edelim.***
Gelen sakın Azrail olmasın? Genç kız ömrünün baharına doyamadan, beyaz atlı, pardon, özel arabalı sevgilisine kavuşamadan, konum komşuya hava atamadan öbür dünyaya göç ederek kara topraklara mı gark olacaktı, bu aşk böyle acı biberli, bol soğanlı mı bitecekti? Hayır ve de nayır! Santo marka gömleği ve son moda ceketi, pantolonuyla, eski model yeni dizi yıldızı Erol Ermiş Hızır gibi yetişti. Onu görünce kızın gözler cüneytlendi.
“Siz kimsiniz, yoksa beni öbür dünyaya yolcu etmeye mi geldiniz?” diye sordu.
“Beni sevgiliniz yolladı” dedi Erol bey. “Kendisinin başka bir film projesi var, üstelik defileye çıkacak. Ben onun yedeğiyim. Aslını aratmam. Merak etmeyin. Senaryoda ne yazılıysa harfiyen yerine getireceğim. Bir dediğinizi iki etmeyecek, gözyaşlarınızı teselli mendilimle sileceğim. Sizi hep seveceğim, bunu yemin bileceğim” diye ekledi.
Delikanlının bu romantik sözleri kızı büyüledi ve şöyle söyletti:
“Sizi buraya Allah mı gönderdi, güzel sözleri nereden öğrendiniz, yoksa şair misiniz?”
“Piyasa romanlarından” diyemedi delikanlı. “Allah değil, rejisör yolladı. İyice ezberletti. Sizi görüp de şair olmamak mümkün mü, adınız Ayşe mi Nilgün mü?” dedi.
Kız hemen mest oldu ve eski aşk sözleşmesini yırttı, kendini bu ince ruhlu gencin kollarına attı. Ama zalim kader burada da gösterdi kendini. Kız şiddetli bir öksürük nöbetine yakalandı. Nöbetçi çavuş göz açtırmadığı için bu nöbetten kaçamadı, gözlerinden inci gibi gözyaşları dökmeye başladı. Delikanlı hemen onu sardı sarmaladı, “Üşümüşsün sevgilim” diyerek ceketini çıkardı, kıza giydirdi ama ne çare! Kız bir daha öksürük nöbetine yakalandı ve delikanlının kollarında mesut ve bahtiyar bir şekilde son nefesini verdi. Sevgilisi işin farkında değildi. Kıza tatlı aşk sözleri fısıldamaya devam ediyordu...
“Çok mutlu olacağız sevgilim. Toplu konuttan kutu gibi bir daire alacağız, içinde çember çevireceğiz. Pembe değil mavi panjurlu olacak pencerelerimiz. Umut yiyip umut içeceğiz, günümüzü gecemizi birbirimizin kollarında geçireceğiz. Kredi kartlarımızı son limitine dek harcayacağız, Dosta düşmana madik atacağız...”
**
“Stop!”diye bağırdı rejisör. “Çekim çok iyi oldu arkadaşlar. Hepinize teşekkür ederim. Hele şu filmden bir yolumuzu bulalım, ilerde sanat filmleri de yaparız icabında. Bundan sonra ödül avcısı olacağız, dosta düşmana meydan okuyacağız” dedi.
**
Demin sevgilisinin kollarında ölen genç kız, bilmem kaçıncı sevgilisine telefon ederken, jön efendi de set yığılan ve onu alkışlayan hayranlarına imza dağıtıyor, gözüne kestirdiği saf ve masum bir kıza kur yapıyordu...
O sırada dışarıdan bir satıcı geçti:
“ Salatalık var, hıyar var. İster ye ister cacık yap. Badem bunlar badem! Almalı hem Havva hem Âdem. Sakın soymadan yeme. Hıyarı ve de enayileri soyacaksın, ne derlerse desinler, dalgana bakacaksın” diyerek öykümüze tuz biber ekti.
-BİTTİ-
ileti/o9 Ekim 2012_ 10:38

14 Eylül 2012 Cuma

Gülfidan BAŞTUĞ_ *öyküsü* KIRMIZI ÇİÇEKLİ KAKTÜS




...Kaktüs, bir evin güneş alan balkonunda yaşayan, saksıya ekilmiş çiçeklerden biriydi. Sadece kendini düşünmeyişi, onu diğerlerinden ayıran en belirgin özelliğiydi. Sinirli görüntüsünün altında yufka gibi bir yürek taşıyordu. 
Devetabanı, balkonda yaşayan çiçeklerin en kibirlisiydi, cüssesine güvenir, gölgesinde kalan çiçeklere pek acımazdı. Ara sıra evin içine alınışından kendini balkondakilerden üstün görürdü. 
Yaprağı güzel, yapraklarının güzelliğinin farkında olmadan yaşar. Gülfidanı ise bir açıp bir solan güllerine değil, onu koruyan dikenlerine, güvenirdi.
Bir gün, eve gelecek misafir haberi, ev sahiplerini, telaşla balkona yöneltti. Ev Sahipleri, kaktüsü, devetabanını ve yaprağı güzelini, alıp evin karanlık kilerine taşıdılar onlar için önemsiz bir ayrıntıydı belki ama balkondakiler ve gidenler için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Balkondakiler önce şaşırdılar, geçici bir durum diye epey beklediler ama arkadaşları ortada yoktu. Çok geçmeden anladılar acı gerçeği. Uzun bir sessizlikten sonra; Sümbül, “İnanamıyorum devetabanını, bile götürdüler “dedi. Kimseden bir cevap gelmedi, yapacakları bir şey yok gibiydi, elden ne gelirdi.
Ama ayrılık, bir daha onları göremeyeceklerini düşünmek hepsini derin bir üzüntüye boğdu.
Ertesi gün, aralarında, gidenlerin arkasından, seyirci kalmayacaklarını, tek silahları olan görüntülerini bozmaya başlayacaklarını kararlaştırdılar. Zaten yaşayan bedenlerinde üzüntüden ölen ruhları kalmıştı. En güzelleri en başta döktü çiçeklerini ve kokularını içlerine hapsettiler.
Kilerde kaktüs başlarına gelenlere çok şaşırmamış içini hınçla doldurmuştu. Ev sahiplerinin ilk gözden çıkaracağı bitki olduğunun farkındaydı, yeri kapıya yakındı çünkü. Hepsine dayanırdı, susuzluğa, karanlığa hatta ölüme ama aşkına, ayrılık acısına nasıl dayanacaktı. Bu acıyla yeni tanışıyor nasıl baş edilir bilemiyordu. Onun için, umutsuz aşkı, artık imkânsız aşka, dönüşmüştü.
Devetabanı, kendi kendiyle konuşuyor, homurdanıyor. Bir türlü kendine bu hakareti yediremiyordu.
Yaprağı güzel, neden orada olduğunu sorgulamıyor sadece korkuyordu, kaktüsün varlığı ona güç verse de, devetabanının karamsarlığı, onu korkutmaya yetiyordu. Birden sesli düşünerek ‘ne kadar kalırız ki burada, çok sürmez herhalde değil mi ?’dedi
 Kaktüs geçiştirerek ‘ bilmem ‘diye cevap verdi. Yaprağı güzel –‘Arkadaşlarımız bizim gitmemize üzülmüşlerdir değil mi ?’ dedi
Kaktüs –‘ Üzülmüşlerdir tabi bizde üzgünüz’ dedi.
Devetabanı birden sinirlendi
- Buraya kapatılan biziz, sen neleri düşünüyorsun öleceğiz burada bilmem farkında mısın? dedi
Yaprağı güzel –‘ Kötü şeyler düşünmek istemiyorum, lütfen böyle konuşma ‘diye cevap verdi.
Kaktüs -‘ Arkadaşlar, bırakın şimdi tartışmayı! Tek çaremiz dayanmak, kendimizi bırakmayalım, buradan sağ çıkmanın tek yolu, o kapının, tekrar açılacağına inanmaktır. Ev sahipleri bizi unutabilir ama arkadaşlarımız asla. Onlarda eminim bizim geri dönmemizi bekliyorlardır, eğer dişimizi sıkarsak, umut edersek bedenimiz direnir kurtulma inancımızı kaybetmeyelim .‘dedi.
Devetabanı içinden ‘Hadi siz dayandınız ben nasıl dayanırım bu koca cüsseyle, demesi kolay’ diyordu.
Ağzından ‘tamam’ lafı çıktı. Bu konuşma, yaprağı güzelin moralini düzeltti. Su, aklına daha az gelmeye başladı. Kurtulacaklarına inancı artmıştı.
Hayal kurmak iyi geliyordu kaktüse, eskiyi, yeniyi harmanlayıp güzel olan anıları düşünüp, güç buluyordu. En çokta onu, düşünüyordu, dikenleriyle kendine benzeyen sevdası, Gülfidanını, ufacık tebessümleri gözünde büyütüyor, kısacık cümlelere uzun anlamlar yüklüyordu.
Kaktüsün yokluğu da, gülfidanının duygularını açığa çıkarmıştı. İçindeki derin boşluk diğerleriyle kıyaslayınca ona dokunan dayanılmaz yalnızlık duygusu. Kaktüsün korumacı tavırları, sohbetinin derinliği, onu diğerlerinden ayıran duruşu, hatta yalnızlığı, bütün bunlar aslında kendine itiraf edemediği aşkını doğurmuştu. Şimdi aşkı keşfettiğine sevinemiyordu. O, yoktu; çünkü hapisti, her şeyden mahrumdu…
Sümbül, devetabanıyla ettiği kavgaları düşünüyor keşke kalbini kırmasaydım diyordu. Geri döndüğünde onun gönlünü nasıl alacağını bile düşündü. Menekşe ise yaprağı güzelin dayanıksızlığına üzülüyor, onun için dua ediyordu.
Devetabanı, iyice küçülmüştü tek bir yaprağı kalmasına rağmen artık bunu dert etmiyordu. Yaprağı güzel de zor durumdaydı. Güzel yaprakları sararmış, gücü iyice tükenmişti. Birlikte hayaller kurmak, arkadaşlarından bahsetmek, ilaç gibi geliyordu onlara. Ta ki bir akşam, Devetabanının ‘artık gitme vakti ‘diyerek vedalaşmasına kadar. Son cümlesi ‘beni unutmayın’ olmuştu. Onun üzüntüsünden ağzını bıçak açmayan yaprağı güzel de, daha fazla dayanamamıştı. Son damla yaş akıttı dostuna belki de son özsuyunu bıraktı, bir iki gün sonra kaktüsün acısını ikiye katladı.
Balkonda, erken gelmiş sonbaharı andıran yaprak dökümü, çok geçmeden ev sahiplerinin dikkatini çekti. Ev sahibi:”Onların bakımını yapıyorum, sularını veriyorum, neden böyle oldular anlamıyorum” diye misafirliğe gittiği arkadaşıyla konuşurken, ortaya atılan “çiçeklere ayrılık yaramaz, eğer onları diğer çiçeklerden ayrı yerlere koyduysan, yerlerini değiştirdiysen bu yüzden de olabilir “ lafı ev sahibini uyandırmıştı. Kilere attığı üç çiçek, geldi aklına, tam o sırada radyoda, “boş çerçeve” şarkısı çalıyordu. ‘Bırakma ellerimi, bırakma yalnız beni…” bırakmıştı onları, unutmuştu, terk etmişti. Nedeni ne kadar anlamsızdı, şimdi. Arkadaşından izin isteyerek, evine koştu.
Yolda yürürken derin bir tasa vardı gözlerinde, görünce mutlandığı bir balkonu da yoktu artık, nereye bakacaktı şimdi? Gökyüzüne baktı, onsuz mahrum kaldığını düşündü bir an, sonra kendini bir hücreye koydu, dayanamadı bu fikrin karanlığına, ya bir gün birileri onu, sevdiklerinden ayırıp bir yere kapatsaydı. Bütün bu muhasebe, ona, körlüğünün farkına vardırmaya yetti.
Eve geldiğinde, koşar adımlarla kilere indi, kapıyı usulca araladı ve gözlerini kocaman açarak onları koyduğu yere baktı. Devetabanından geriye onu desteklediği değneği kalmıştı, yaprağı güzelinse bütün yaprakları yerdeydi. Sarsılarak dizlerinin üstüne çöktü, ‘Katilim ben, sizin katiliniz’ diyordu.
Çiçeklerin, yanlarına yaklaştı, topladığı yapraklardan özür dilerken onu, gördü!
Kaktüs, senede bir açan kırmızı çiçeğini de açmış hala ayakta, yaşıyordu.
Kaktüs, arkadaşlarına verdiği sözü tutmuştu. İçinde, onları gözünün önünde kaybedişinin acısı, acının kalınlaştırdığı dikenleri ve sevdasının rengi, kırmızı çiçeğiyle, çıktı günışığına. Kamaştı gözleri, karşısında onların gülümseyen hayalleri, aklında ise son sözleri, son gülüşleri, son gözyaşı vardı. Hepsi artık, ona, emanetti.
-Bitti-

ileti: fidan baştuğ /12 Eylül 2012 _22:54

30 Mart 2012 Cuma


        Ferda Balkaya Çetin *öyküsü*
             İMDAT.!. NEFES ALAMIYORUM.!.
“Acıların çocuğuyum ben!.”
Evet evet!.. Ama siz bir tek Küçük Emrah’ı bilirsiniz!. Onun için gözyaşı dökersiniz.
O ağlarken bütün nefesler tutulur. Dünya unutulur.
Ocakta yemek unutulur. Masada ütü.
Salonda misafir, bardakta çay.
Kapıda sütçü unutulur. Beşikte çocuk.
Tekir’in payı unutulur.
Babanın terlikleri unutulur. Dedenin tansiyon ilacı. Unutulur da unutulur!..
Çünkü Emrah’ın annesi hastadır. İlaç almaya para yoktur. Akşam evde yiyecek bir lokma ekmek
yoktur. Sobada yakacak odun yoktur.
Yere serecek halı hiç yoktur. Yok da yok!..
Ağlamaktan ağrılar girer başınıza.
Gözleriniz kapanmaz gözyaşlarından.
Elinizdeki her şeyi veresiniz gelir.
Emrah’ın çektiği acılar aklınıza geldikçe içiniz “cız! “eder…
Film biter gözyaşı bitmez.
Telefonda film özeti bitmez. Balkonda sohbet bitmez.
Replikler bitmez. Ah!lar bitmez…İç çekişler bitmez.
Bitmez de bitmez!..
Ya ben!
Ben neler çekiyorum bi bilseniz!.. Benim çektiğim acılar filmlere sığmaz!..Filmlere konu
olmaz!...Boşa koysan dolmaz, doluya koysan almaz!..
Benim evde hiçbir şey bitmez!..
Bir komşum var ki dostlar başına!..Üst komşum değil… Alt komşum da değil…Ahh! Karşı komşum!
Kapıyı açınca nefes alamadığım komşum!..
Dünya tatlısı komşum!. İnsanın ona “baba” diyesi gelir!.. Gözü gönlü tok. Elleri bol mu bol!..
Onun ikramlarıyla geçer bir kara kış!…
Akşam saat yedi. Sofra hazır. Hazırda balık. Balık soğuyacak…
Ama dinlemez kapının zili. Çalar acı acı. Açarsın, bilirsin başına gelecekleri:
       
-“ Ah canım komşum benim, boğazımdan geçmedi sana da getirdim. Bizim hanım köfteyi çok güzel
yapar. Hele bir tadına bak, parmaklarını yiyeceksin vallahi! Neyse ben gideyim. Tabağı almaya sonra
gelirim.”
Balık bana bakar ben köfteye. Köfteyi yesem balık kalır. Balığı yesem köfte kalır ki en kötüsü!.
Çünkü az sonra kapının zili yine çalacaktır.
Benim dünyalar tatlısı has komşum olanca şirinliği ile kapıda görünecek …tabağı almaya gelmişken
biraz oturacak ( birazı en az iki saat..ve köftenin tüm geçmişi dökülecek ortaya..) ve köftenin lezzetini
soracak!.. Mesele tadına bakmakta değil, hepsini yiyebilmekte...
Bir şekilde bilir anlar o!.
Getirdiği yemeğin tamamını mı yedim yoksa bir kısmını mı?
Yoksa çöpe mi attım?..
Diyelim ki bir şekilde yiyemedim!...Üzülecek!.Bendeniz mahcup!..Elim ayağım birbirine dolaşır.. İki
lafı bir araya getirip de özrümü beyan edemem!.En iyisi mi yemeli!.. Yemeli de yine de artar. Çünkü
her öğün yemek taşınır bana, “komşuda pişer bize de düşer” misali…
Zaten artık pişirmiyorum yemek memek…
Komşum sağolsun!.
Pilav üzeri nohut yanında komposto, salata…Unutmuşsa tatlıyı birazdan o da gelir. Oh! Şükür yemek faslı bitti dersin,

Kek gelir, börek gelir.
Ekmek bulamazsa pasta gelir.
“-Söylemesi ayıp bizim hanım Alman Pastasını da çok güzel yapar. Hele bir tadına bak!.. Anlarsın!...”
      
“-Boğazımdan geçmiyor komşum ne yapayım. Sana tattırmazsam gözlerime uyku girmiyor.”
Kuruyemiş gelir, Çorum’dan leblebi gelir, Ordu’dan fındık…Antep’ten baklava…
Arkası gelmez!..
Rafa kaldırırım:
“Sonra!”…
Neyse ki benim kiler var…
Kilerde orduya yetecek yiyecek var…
Ev yiyecekle doldu taştı…
Yalnız onlar mı?
Komşu sık sık seyehata çıkar.
“Oh be! Nihayet midem biraz nefes alacak!” diye sevinirken daha sabahına kargo gelir kapıma. Ben
şoklardayken ardından telefonu:
“- Günaydın komşum, sana Silifke’nin yoğurdunu gönderdim. Burada çok meşhurmuş. Tadına
baktım inan çok güzel!. Boğazımdan geçmedi sana da gönderdim!. Hemen ye olur mu? Ekşimesin..
Baktın mı? İnşallah dökülmemiştir!”
       
“- İyi günler komşum, Safranbolu’nun lokumları pek güzel! Kutuları da… Ölümü göresin bak
yemezsen!.. Sana safranlı lokum ile çekme helva yolladım. Seversin!..Akşama eline geçer..Ne
yapayım işte, boğazımdan geçmedi. Afiyetle ye!.”
            
“- Nasılsın komşum? Sana Manisa’nın mesir macunu bir de üzümünü gönderiyorum. Kansızlığa iyi
gelirmiş. Boğazımdan geçmedi ne yapayım!..”
          
“- Sana Nevşehir’in testi kebabını gönderiyorum. Testi kırılmışsa sakın üzülme! Kebabı yemek için
testi zaten kırılacakmış!.Boğazımdan geçmedi Allah seni inandırsın!”
………………
Renk renk paketler, çeşit çeşit kutular, ambalaj ipleri de nefes almamı zorlaştırır.
Kıyamam atmaya!.
Komşum emin olmalı yediğime. Boğazından geçmez!. İçine sinmez!...
Ola ki sorar!.
Hepsi iyi hoş da ben oldum yüz kilo!..
Ev oldu müze!..

…………….
“ aşçı, uşak, hizmetçiler
dolu mutfak, dolu kiler
hey
lüküs hayat, lüküs hayat
bak keyfine yan gel de yat
ne güzel şey
oh ne rahat
yoktur eşin lüküs hayat”
       Ama ben Acı Çe-ki-yo-rum!..
      Serde “Emrahlık” var!..
Bu yiyecekleri bulamayanlar var!..
Benim de boğazımdan geçmez!..
                     
ferda balkaya çetin / 29 Mart 2012
ileti/ 30 Mart 2012_ 00:41
Ferda Balkaya Çetin *öyküsü* HAVET


Hiç kimse onun siyahtan başka bir renk giydiğini görmemişti. Burnu sivri siyah ayakkabılar,
dar paça siyah pantolon, siyah gömlek ve yelek, siyah kruvaze ceket, siyah kravat ve arada bir cebinden çıkardığı siyah tesbih…
Siyah renge karşı aşırı bir tutkunluğu vardı.
Göz rengini de bilen yoktu mahallede. Çünkü siyah çerçeveli, siyah camlı gözlüğünü yaz kış
çıkarmazdı. Hatta mahalle sakinleri kendi aralarında göz rengine dair tahminlerde bulunur,
büyük bir ciddiyetle aralarında tartışır, fikir yürütürlerdi.
Memleketin ciddi meselelerinden daha önemliydi bu durum!..
- “ Allah bilir ya gözleri de kömür gibidir!.”
- “Valla esasen ben de aynı sen gibi düşünüyorum!..”
- “Yok yok! Kesin kes siyahtır!..”
- “Olmasa ne yazar? Zar gibiymiş lensler, belli bile olmuyormuş. Siyah dersen siyahı, mavi
dersen istediğin ton mavi, yeşil iste o an ol yeşil gözlü!.. Oh ne alâ!..”
- “Siyahtan başka göz rengi de yakışmaz hani!..”
- “Aslında biraz trajik! Niye her şey siyah abi? Bi düşün!.. Siyah; kasvet, keder, yas demek
benim bildiğim. Belli ki bi sevdiği vardı!.. Alamadı!.. Belki öldü.. Hepsi sır!.”
Bu durum sıklıkla devam edip gidiyordu.
Oldukça sert görünüşlü olması insanların ondan çekinmesine de neden oluyordu. Konuşmayı
çok sevmezdi. Az konuşur az gülerdi. Bu yüzden herkes mesafeli davranırdı. Ama illa ki hemen
her gün onunla ilgili bir olay da mutlaka anlatılırdı.
        - İşte size günün haberi: Sabah erkenden markete uğramıştım gazete ve ekmek almak için.
Baktım o da var. Hafiften bir tebessüm ettim günaydınlı. Eh! Allah’ı var kendisi yok.!. Karşılığını
verdi neme lazım!..Neyse, tam gidiyordum ki seslere döndüm:
- “İnan olsun siyah poşet kalmamış güzel abim. Bu seferlik böyle olsun!..”
- “Ona göre tedbirinizi alın efendim!. Sonra, siyah domates bulurum abi, sen merak etme!.”
dedin, hâlâ yok!..”
- “Tamam güzel abim, haklısın! Bu seferlik böyle olsun. Bak sırada bekleyen müşterilerim var.”
- Vay be ! Tam filmlik!.. Siyah poşet, siyah süt, siyah ekmek, siyah krem, siyah sabun, siyah
peynir, siyah yumurta, siyah elma!…gibi… say say bitmez!.. İyi de kardeşim dünya salt senin
merkezinde dönmüyor ki her şey siyah olsun!..
-“ De de onu de!..”
-“Sonra ne oldu nasıl hallettiler, ben döndüm geldim.”
- “Yav abi şahsen ben onu böyle bilmezdim. Geçen akşam eve giderken parkın içinden geçeyim
dedim . Baktım ki bizimki parkın bir ucuna oturmuş. Yanında siyah bir kedi. Yemin olsun bir
eliyle kediye balık yediriyor bir eliyle de kediyi okşuyordu ..
Kedi memnun; mır mır da mır!...”
- “Sonra o kediyi evine götürmüş. Bizim dayı oğlu söyledi. Akşamları kemik ayırmasını söylemiş
ona”.
         Bir gün mahalleye bir haber yayıldı.
Yakında evleniyordu ....
Tüm mahalleli şaşkın!.
Öyle kolay beğenmezdi.
Her söylenene karşı çıkardı tek bir sözcük ya da tek bir cümleyle..
Muhalif tarafı hep ağır basardı.
Erkan Yolaç’ın EVET-HAYIR yarışmasına katılmış kazanmıştı.
Kimseler evet dediğini duymamıştı.
        Evlilik için de kriterleri vardı:
Sarışın olmalıydı.
Uzun boyunlu olmalıydı.
Gülmeliydi ama kahkahalarla değil,( yüksek gülüşlerden hoşlanmazdı) içten tebessümlerle.
Salatayı güzel süslemeliydi.
Kendisi gibi az konuşmalıydı.
Ve en önemlisi gelinlik siyah olmalıydı…
Kim kabul ederdi ki siyah gelinlik giymeyi?.
……
Kimdi? Nasıl ikna olmuştu? Nerede tanışmışlardı? Hepsi merak konusuydu.
Kimse de öğrenemedi!.
Derken beklenen gün geldi.
Tüm eş, dost, akraba nikah salonunu doldurmuştu. Mahalleli bahse girmişti.
Bir grup “ EVET”çi diğer grup “ HAYIR”cıydı.
Nikah memuru göründü. Şahitler yerini aldı. Gelin ve damat aynı renklerle salona girdiler.
Herkeste bir merak bir merak!..
İlk kez siyah bir gelinlik giyildiğini görmüşlerdi.
Nikah memuru önce gelin hanıma sordu.
Gelin hanım siyah duvağının altından kararlı bir sesle “EVET” dedi .
Sıra damattaydı. Nefesler tutuldu.
“HAYIR”cılar iç sesleriyle koro halinde; “HAYIR! HAYIR!.”
“EVET”çiler iç sesleriyle koro halinde; “EVET! EVET!” diye bağırıyorlardı.
Nikah memuru bir kez daha sordu:
- “Gelin hanımı eş olarak kabul ediyor musunuz?”
O, derin bir düşünceyle kafasını kaldırdı ve oldukça kararlı bir sesle herkesi şaşkına çeviren
cevabı söyledi:
-“ HAVET!”…
*
Nikah memuru bu cevabı kabul etmiş midir sizce?

ileti/29 Şubat 2012 _01:03

6 Ocak 2012 Cuma

Erhan TIĞLI *öyküsü* HELVA HANIM

Konuya girmeden önce sorayım. Helvayı sever misiniz? Ben pek severim. Taze ekmekle helva çok iyi olur. El gücüyle çalışanlar helva ekmek yiyince enerji toplarlar, yorgunluklarını unuturlar. Çeşit çeşit helva vardır: Koz helvası, tahin helvası, irmik helvası, yaz helvası, cevizli helva, çikolatalı helva, kar helvası, keten helva...(Yandı gülüm keten helva diye de bir deyim var.) Nasrettin Hoca yağan karı alıp içine pekmez koyuyor, kar helvası yaptığını söylüyor. Tadanlar beğenmiyorlar. Hoca onlara hak veriyor, “Yaptım ama ben de beğenmedim” diyor! Dedemin anlattığı bir fıkra var.
Bir Fransız turist Konya’ya geliyor. Bir helvacı dükkânının önünden geçerken vitrindeki helvalar dikkatini çekiyor. Onlarda böyle bir şey olmadığı için bunların ne olduğunu merak ederek içeri giriyor. Dükkân sahibine,” Kes köse?” (Bu nedir) diye soruyor.
Adam onun “Kes bir parça” dediğini sanıyor ve helvadan kesip veriyor. Turist helvayı yedikten sonra bir daha “Kes köse?” diyor. Adam kesip veriyor. Turist bir daha “Kes köse?” deyince bizimki kızıyor: “Kese kese helva kalmayacak be! Sen buraya alışveriş etmeye mi geldin, bedava helva yemeye mi?” diyerek turisti kovuyor.
Dostlarımız helvamızı yemek isterler. Hastalanan arkadaşlarına, “Helvanı ne zaman yiyeceğiz?” derler. Neden böyle diyorlar biliyor musun? Biri ölünce hayır olsun diye arkasından helva dağıtırlar da ondan. (Ne kötü şaka değil mi bu!)
Her ortama uyduklarını belirtmek isteyenler, “Ben helva demesini de bilirim, halva demesini de” derler. (Anadolu’nun kimi yerlerinde helvaya halva, elmaya alma derlermiş.)
Gerçi konuyu çok dağıtmış olacağım ama yeri gelmişken, bu konuda bir şey anlatmak istiyorum. Satıcının biri elma satıyormuş, öbürü de yoğurt. Yoğurtçu, “Tatlı yoğurt!” diye bağırırken elmacı da kendi ağız biçimiyle, “Ekşidir alma” diye ekşi elma sattığını belirtmek istiyormuş ama yoğurtçu bunu yanlış anlamış, onun yoğurduna ekşi dediğini sanmış ve kavgaya tutuşmuşlar. Zor ayrılmışlar.
Gelelim helvamıza. Helvacı türküsünü biliyor musunuz? Bilmiyorsanız söyleyivereyim.
“Kara koyun etli olur
Kavurması tatlı olur
Buralarda yâr seven
Ölmez ama dertli olur.
Helvacı helva!
Keten tohumlu helva
Şeker lokumlu helva!”
Helvadan niye bu kadar söz ediyorum da asıl konuya hemen girmiyorum? Helvayı çok sevdiğim için, sözünü ederken yemiş gibi oluyorum da ondan. Bizimkilerin kilo, kolesterol sorunu olduğu için evimize helva girmiyor uzun zamandır.
Bu kadar giriş yeter. Şimdi öyküme geliyorum.
Almanya’ya giden bir işçimiz orada Helga adında bir Alman kızıyla evleniyor. Bir süre sonra Türkiye’ye dönüyorlar, bir ev alıp temelli kalmaya başlıyorlar. Alman kızı Türkçe öğreniyor ama tam değil. Daha birçok eksiği oluyor. Konuşma biçimi de Türklere uymuyor. Çevredeki kadınlarla tanıştırırlarken Ayşe Teyze ona adını soruyor. Helga helva der gibi,”Helga” diyor. Teyzemiz, “Helva mı? Benim adım da baklava!” diye espri yapıyor. Bu olaydan sonra Helga’nın adı Helva olarak kalıyor. Eski adı unutuluyor.
Helva hanım kocasının gözüne girmek için Türk yemekleri yapmak istiyor. Bir yemek kitabı satın alıp oradaki tariflere bakarak yemek yapmaya başlıyor. Kitapta yemek için gereken malzemeler sayılırken bazı adların yanına “arzuya göre” yazılmıştır. Bunu da bir yemek malzemesi sanan Helva hanım çarşıdaki bütün dükkânları dolaşıp “arzuya göre”yi arıyor, tabii bir türlü bulamıyor. Çaresiz, “arzuya göre” olmadan yemek yapmak zorunda kalıyor. Merakla kocasını bekliyor. Kocası geliyor, yemek yerken beğendi mi acaba diye sürekli kocasının yüzüne bakıyor Helva hanım. Bir şey anlayamayınca daha fazla bekleyemiyor, kocasına yemeği nasıl bulduğunu soruyor.
“Çok güzel olmuş. Eline sağlık” diyor erkek.
Bu sözlere inanamıyor Helva hanım.
“Gerçekten beğendin mi, yoksa beni üzmemek için böyle mi söylüyorsun?” diye soruyor kocasına.
“Beğendim tabii. Sana niye yalan söyleyeyim?” diyor erkek.
“Aslında bu yemeğin bir eksiği var” diyor Helva hanım.
Erkek dudak bükerek:
“Ben bir eksik bulamadım. Neymiş o?” diye soruyor.
“Kitapta arzuya göre de var ama aradım, bir türlü bulamadım” diye önüne bakıyor kadın. “Arzuya göre diye bir yemek malzemesi duymadım ben. Getir şu kitabı da bakalım içine” diyor adam.
Kadın yemek kitabını getirip gösteriyor.
Erkek gülmeye başlıyor.
Kadın bozuluyor, onun alay ettiğini sanıyor. Erkek gerçeği açıklamak zorunda kalıyor:
“Arzuya göre demek; isteğe bağlı, isteyen koyar, istemeyen koymaz demektir” diyor.
Türkçeyi iyi bilmediği için boşu boşuna arzuya göre aradığını anlayan Helva Hanım da gülmeye başlıyor. Birlikte öyle gülüyorlar ki bu gülüş tatlı yerine geçiyor, yemeğin üstüne tatlı yemiyorlar artık.
                             Erhan Tığlı
ileti/ 5 Ocak 2012 _11:2

20 Aralık 2011 Salı


Erhan TIĞLI * öyküsü*  MİZAHİ MEKTUP
Sevgili arkadaşım Güloş,
Nasılsın, iyi misin, hoş musun, dolu musun, boş musun? Sana bu mektubu yüreğimin en derin
köşesinden, gül yağı şişesinden, sevgimin çiçekli bahçesinden yazıyorum.
Özlemimi sözle anlatacak fırsat bulamıyorum, bari mektupla dile getireyim dedim. Sen
beni pek arayıp sormazsın ama ben seni gece gündüz arıyorum, gündüz esen yeli, gece göz
kırpan yıldızları sen sanıyor, işaret verdi, geliyor galiba diye seviniyorum. Sonra da şu maniyi
söylüyorum:
Merdivenim kırk ayak
Kırkına vurdum dayak
Yar geliyor deseler
Koşarım yalınayak!
Oralarda ne var ne yok? Ben sonunda sınıfımı geçebildim. Kadriye hanımla başım dertteydi,
neredeyse beni sınıfta bırakacaktı. O kadar çalıştığım halde ancak geçenlerde girdiğim telafi
sınavıyla geçer not alabildim. Notumu yükseltmek istediğimi söyledim ama şimdi olmaz diye
kabul etmedi, eylülde gel dedi. Sıcak yaz günlerinde nasıl ders çalışılır, kendisi sınıflarını
doğrudan geçmiş olacak ki, haberi yok...
Senin derslerin nasıl? Duyduğuma göre Erhan hoca kitap, dergi okumayanları sınıfta
bırakıyormuş. Sen nasıl geçebildin onun dersinden? Galiba okuyacağım diye söz vermişsin de
tehlikeyi öyle atlatabilmişsin. Öyle dedi kuşlar. Doğru mu?
Ne insafsız hocalar var değil mi?
Neyse, geçelim bunları. Canını sıkmayayım durduğun yerde.
Birkaç okul anısı anlatayım da sana kahkaha attırayım.
İngilizce dersinde öğretmenimiz ders dinlemediğimizi görünce kızdı, birden “Stendap
piliz!” diye bağırdı. Şaşırdık, ne diyeceğimizi bilemedik. Filiz adlı arkadaşımız ayağa
kalktı, “Buyurun hocam” dedi. Öğretmenimiz, onun omzunu okşadı, “Aferin kızım, bu sınıfta
stendap pilizin lütfen ayağa kalkın demek olduğunu bir tek sen bildin ve isteğimi yerine
getirdin. Sana on veriyorum. Arkadaşlarına da teessüf ediyorum” diye konuştu.
Teneffüste Filiz arkadaşımızı kutladık. Filiz, “Boşuna kutlamayın” diye
güldü. “Öğretmenimizin ne dediğini ben de anlayamadım, sen kalk filiz dediğini sandım...”
Geçenlerde güzel bir havada ders işlemeye kalkan bir bayan öğretmeni nasıl yola getirdik bak.
Tahtaya şöyle bir dörtlük yazdık:
Cam cama eklenir mi
Cam dibinde beklenir mi
A benim güzel hocam
Bu güzel havada ders işlenir mi?
Öğretmen kendisine güzel dememize sevinmiş olacak ki dersi falan bıraktı, bize uydu. Şarkı
türkü söyledik zil çalıncaya kadar. Yaa! Öğrenci milletinde oyun çoktur.
Oyun dedim de aklıma geldi. İki hafta önce otobüsle geziye gittik. Bir yerde mola verildi.
Herkes dışarı çıktı. İçerde son sınıflarla Erhan hocamız kaldı. Son sınıflar okulla bu son
gezileri olduğu için kendi aralarında gülüp oynamışlar. Erhan beyden de oyunlarına eşlik
etmesini istemişler. O da hatırlarını kıramamış, kollarını kaldırıp biraz oynayıvermiş. Bunu
gören birinci sınıf öğrencisi bir kız heyecanla geziye katılan diğer öğretmenlerimizin yanına
geldi, “Geliverin hocam, Erhan beye bir şey oldu!” diye bağırdı. Öğretmenler acaba kötü bir
şey mi oldu diye gelip bakınca hocamızın oynadığı gördüler, kahkahayla gülmeye başladılar.
Meğerse o kız, ağırbaşlı hocamızın oynamasını yadırgamış, gözlerine inanamamış...
Oyunla ilgili bir fıkra var. Belki bilmiyorsundur diye onu da anlatıvereyim yerine gelmişken.
Yüzü hiç gülmeyen bir cami hocasını düğüne çağırmışlar. Düğünde herkes oynamış. Hocayı
da oyuna kaldırmışlar. O, önce oynamak istememiş ama ısrarlara dayanamayıp şöyle bir
dönüvereyim diye ayağa kalkmış. “Allahım, günah yazma!” diye biraz oynamış. Çalgıcılar

öyle kıvrak şeyler çalıyorlarmış ki, hoca dayanamamış, “Azıcık yaz, azıcık yazma!” diye
oynamaya başlamış bu sefer. Derken iyice coşmuş, “İster yaz ister yazma!” diyerek bütün
kurtlarını dökmüş. Dökmüş ama çok pişman olmuş. Adını “kıvrak hoca” koymuşlar ve
ciddiye almamaya başlamışlar. Hoca eski itibarının yok olduğunu görünce başka bir yere
kaçmış. Gittiği yerde pek rahat edememiş, beş altı yıl sonra, tekrar köye dönmeye karar
vermiş. Köye girerken şirin bir çocuğa rast gelmiş. Başını okşayıp, “Sen kimin oğlusun
bakayım, ne zaman doğdun? Ben bu köydeyken seni hiç görmemiştim” demiş. Çocuk adını,
kimin çocuğu olduğunu söylemiş, doğum tarihi bilmediğini belirtip, “Annemin söylediğine
göre ben oynak hocanın düğünde oynadığı gün doğmuşum” diye cevap vermiş. Hoca bakmış
ki unutulmamış, hemen geriye dönmüş ve bir daha o köye uğramamış...
*****
Karanfilli bir şarkı var. Çok hoşuma gidiyor. “Karanfil oylum oylum/Geliyor servi boylum/
Servi boylum gelince/Şen olur benim gönlüm” diye başlıyor. Sen de seviyor musun o şarkıyı?
Aşağıdaki dizelerini not ettim ama gerisini yazamadım. Biliyorsan yazıver.
Karanfil uzar gider
Yaprağın düzer gider
Kadriye yolunu şaşırmış
İnşallah bize gider!
Üçüncü dizenin ilk kelimesini yanlış yazdım. Kadriye değil, yar olacak. Kadriye hanım ve
bana yaptıkları içimde öyle yer etmiş ki böyle yazmışım farkında olmadan...
Şimdilik yazacaklarım bu kadar.
Sepet sepet yumurta
Sakın beni unutma
Unutursan küserim
Mektubumu keserim.
                       Erhan Tığlı
ileti/19 Aralık 2011_ 19:13

12 Kasım 2011 Cumartesi

Anton ÇEHOV /-öykü-/DİLENCi-1887-
-Yardımsever bayım! İyilik edin, bu mutsuz, aç adamı boş çevirmeyin. Üç gündür bir lokma şey yemedim... Geceyi geçirecek bir yer bulmak için beş kapiğim bile yok.. . Vallahi billahi böyle! Yedi yıl köy öğretmenliği yaptım, yerel yönetimin oyunları sonucu görevimi yitirdim. Bir raporun kurbanı oldum. İşte bir yıldır böyle yersiz yurtsuz dolaşıyorum.
Avukat Skvortsov dilencinin mavimsi kır renkli delik deşik paltosuna, donuk sarhoş gözlerine, yanaklarındaki kırmızı lekelere baktı. Sanki bu adamı daha önce bir yerlerde görmüş gibi geldi ona.
Dilenci sürdürüyordu yalvarmasını:
- Şimdi bana Kalujskaya vilayetinde bir iş öneriyorlar. Ama benim oraya gidecek param da yok ki... Yardım edin, acıyın bana! Dilenmek çok ayıp, ben de biliyorum bunu ama... Koşullar zorluyor insanı.
Skvortsov biri derin, öteki hafif olan lastik ayakkabılarına baktı dilencinin ve birden anımsadı:
- Baksanıza buraya, ben üç gün önce sana Sadovaya sokağında rastladım sanırım, dedi. O zaman siz bana galiba köy öğretmeni olduğunuzu değil, okuldan kovulmuş bir yüksek okul öğrencisi olduğunuzu söylemiştiniz. Anımsıyor musunuz?
Dilenci bozulmuştu:
- Ha ... Hayır, olamaz! diye homurdandı. Ben köy öğretmeniyim.• Eğer isterseniz belgelerimi de gösterebilirim size.
- Yalan söylüyorsunuz! Kendinizi bana yüksek okullu diye tanıtmış, hatta niçin okuldan atıldığınızı da anlatmıştınız. Anımsıyor musunuz?
Skvortsov kıpkırmızı kesilmişti. Yüzünde tam bir nefret ifadesiyle uzaklaştı bu yalancıdan.
Öfkeyle bağırdı: ,
- Bu alçaklıktır sayın bay! Dolandırıcılıktır bu! Polise vereceğim sizi. Allah belanızı versin! Siz yoksul ve aç olabilirsiniz. Ama bu size böyle yüzsüzce, vicdansızca yalan söyleme hakkını vermez!

Dilenci kapının tokmağını tuttu, yakalanmış bir hırsız gibi şaşkın şaşkın kapıdan içeri baktı:
- Ben... Ben yalan söylemiyorum efendim, diye mırıldandı. Belgelerimi gösterebilirim size.
İyice kızan Skvortsov:
- Kim inanır artık size? diye bağırdı. Toplumun köy öğretmenlerine, yüksek okul öğrencilerine beslediği iyi duyguları kötüye kullanmak! İşte asıl aşağılık, alçakça, iğrenç olan nokta da bu!.. Rezalet!
Skvortsov iyice kendini kaybetmiş, acımasızca azarlıyordu dilenciyi. Bu, üstü başı yırtık adam alçakça yalanlarıyla onda nefret ve iğrenme duygusu uyandırmıştı. Skvortsov'un kendi kendine sevdiği, değer verdiği iyilik, iyi kalplilik, mutsuz insanlara acıma gibi duygularını incitmişti. Yalanlarıyla, insanlara acıma duygusunu kötüye kullanmasıyla onun yoksullara, iyi kalpliliğinden vermeyi sevdiği sadakayı da kirletmişti bu adam.
Dilenci önce kendini savundu, yeminler etti. Sonra da sustu ve utançla aşağı eğdi başını.
Elini kalbinin üstüne bastırarak:
- Bayımı dedi. Gerçekten de yalan söyledim ben! Ne öğrenciyim, ne de köy öğretmeniyim. Bütün bunlar hep uydurma! Rus korosunda çalışıyordum. İçkiciliğim yüzünden kovdular beni. Ne yapabilirdim ki başka? Allah biliyor ya, yalansız bir şey olmuyor. Doğruyu söylediğim zaman kimse bir şey vermez bana. Doğru söylediğin zaman açlıktan ölecek, yatacak yer bulamayıp donacaksın soğuktan! Siz çok doğru konuşuyorsunuz, anlıyorum, ama ne gelir ki elimden?
Skvortsov:
_ Ne mi gelir? Siz ne yapacağınızı mı soruyorsunuz? diye bağırdı ona iyice yaklaşarak. Çalışın! İşte yapacağınız tek şey bu! Çalışmak gerekir!
- Çalışmak... Ben de biliyorum bunu. Ama, kim beni işe alacak?
- Saçma! Gençsiniz, sağlıklısınız, güçlüsünüz. Her zaman iş bulursunuz, yeter ki isteyin!
Ama tembelsiniz, şımarıksınız, ayyaşsınız! Sizden tıpkı bir meyhane gibi votka kokusu yayılıyor! Yalancılık ve bayağılık iliklerinize işlemiş sizin. Dilencilik ve yalandan başka bir şey gelmiyor elinizden. Eğer iş bulsanız bile hemen aşağılarsınız onu. Size büro memurluğu, Rus korosu, markacılık gibi hiçbir iş yapmadan para alacağınız bir iş gerekir! Size öyle bedeninizi yoracak bir iş yakışmaz, değil mi? Siz kapıcılık ya da fabrika işçiliği de istemezsiniz belki! Sizin gönlünüz hep yükseklerdedir!
Dilenci acıyla gülümsedi:
- Nasıl da yargılarda bulunuyorsunuz vallahi! dedi. Öyle bedenle çalışacak işi nerede bulayım? Tezgâhtarlık için yaşını geçti benim. Çünkü ticarete çocukluktan başlamak gerekir.
Kapıcılığa da kimse almaz beni, çünkü öteye beriye fazla .koşmak gelmez elimden. Fabrikaya işe almazlar. bir sanat bilmek gerekir. Oysa ben hiçbir şey bilmiyorum.
- Saçma bunlar! Siz hep kendinizi haklı çıkaracak bir nokta buluyorsunuz. Örneğin odun kırmak da yakışmaz mı size?
- Hemen kabul ederim, ama şimdi gerçek odun kıncılar bile işsiz oturuyorlar.
- Tüm asalaklar böyle düşünürler işte. Sana bu işi de önerseler kabul etmezsin. Peki, benim odunlarımı kırmak istemez misiniz?
- Eğer isterseniz kırarım...
- İyi bakalım. Çok güzel! .. Göreceğiz!..
Skvortsov çabucak koştu, ellerini öç almak ister gibi ovuşturarak mutfaktan aşçı kadını çağırdı.
- İşte Olga, dedi kadına. Bu bayı odunluğa götür. Orada odun kırsın.
Dilenci kuşku duyuyormuş gibi omuzlarını silkti ve kararsızca aşçı kadını izledi. Yürüyüşünden anlaşıldığına göre bu odun kırma işini aç olduğundan, ya da iş bulmak istediğinden değil, sırf kendi sözleriyle yakalandığı için utanç ve onurunu kurtarmak zorunda kaldığından kabul etmişti. Açıkça görülüyordu votkanın onu zayıf düşürdüğü, sağlıklı biri olmadığı ve çalışmaya en ufak bir istek duymadığı.
Skvortsov hemen yatak odasına gitti. Avluya açılan pencereden odunluk tam olarak görünüyordu. Odunlukta olup biten her şey izlenebiliyordu. Pencerenin önünde dikilen Skvortsov aşçı kadınla dilencinin arka kapıdan avluya, çamurlu kara çıktıklarını, odunluğa yürüdüklerini gördü. Olga öfkeyle bu yeni arkadaşına baktı, dirseğiyle yana itti, odunluğun kapısını açtı ve nefretle kapıyı çarptı.
"Anlaşılan kadının kahve içmesine engel olduk," diye düşündü Skvortsov. "Vay kötü
Yaratık vay!' ,
Daha sonra yalancı öğretmen ve yalancı öğrencinin bir kütüğe oturduğunu, yumruklarını kırmızı yanaklarına dayadığını, düşüncelere daldığını gördü. Kocakarı onun ayakları dibine
baltayı fırlattı, nefretle yere tükürdü. Dudaklarının kıpırtısına bakılırsa sövüp saymaya başlamıştı. Dilenci kararsızca bir odun çekti önüne, ayaklarının arasına aldı ve korka korka indirdi baltayı. Odun kaydı ve düştü yere. Dilenci yine onu çekti önüne, üşüyen ellerine üfleyerek ısıttı ve yine indirdi baltayı. Öyle beceriksizce vuruyordu ki, sanki ayağındaki lastiklere gelmesinden, ya da parmaklarını uçurmaktan korkuyordu. Odun yine düştü.
Skvortsov'un öfkesi geçmişti artık. Şimdi biraz üzülüyor ve utanıyordu: Şımarık, ayyaş, belki de hasta bir adamı almış gelmiş, soğuktaağır bir işle uğraşmak zorunda bırakmıştı.
"Eh, ne olacak, bırak çalışsın!” diye düşündü yemek odasından çalışma odasına
giderken. "Ben bunu onun yararı için yaptım.”
Bir saat sonra Olga geldi yanına ve odunların kırıldığını haber verdi.
Skvortsov:
- Ona şu yarım rubleyi ver; dedi. Eğer isterse her ayın başında odun kırmaya gelsin. Her zaman iş bulunur.
Dilenci ayın ilk günü yine geldi. Gerçi kendisi ayakta güçlükle duruyordu ama yine de yarım rubleyi kazandı. Bundan sonra sık sık görünmeye başladı avluda, Her gelişinde ona göre bir iş bulunuyordu: Kimi karları kürüyerek bir yana yığıveriyor, kimi odunluğu temizleyip düzenliyor, kimi halı ve minderlerin tozunu silkip temizliyordu. Her gelişinde yaptığı işin karşılığı olarak 20-40 kapik alıyordu. Bir gelişinde eski bir pantolon da kazanmıştı.
Bir başka eve taşınırken Skvortsov onu eşyaları toparlamaya ve mobilyaları taşımaya yardım etmesi için çağırdı. Bu kez içkili değildi dilenci. Asık yüzlü ve suskundu. Mobilyalara güçlükle dokunuyor, başını önüne eğerk arabaların ardından yürüyordu. Öyle, çok çalışıyor görünmek bile istemiyordu sanki,
Yalnız soğuktan büzülüyor, arabacılar onun başıboş dolaşmasıyla, güçsüzlüğüyle ve yırtık paltosuyla alay ettikleri zaman utanıp sıkılıyordu. Taşınma işi bittikten sonra Skvortsov onu yanına çağırmalarını emretti.
Ona bir ruble vererek: .
- Görüyorum ki, sözlerim seni oldukça etkilemiş, dedi. İşte emeğinin karşılığı olarak veriyorum bu parayı. Ayıksınız ve çalışmaktan da kaçınmıyorsunuz. Adınız ne sizin?
- Luşkov.
- Ben, Luşkov, size bir başka, temiz bir iş önerebilirim artık. Yazı yazmayı bilir misiniz?
- Evet efendim.
-Al, şu mektupla yarın benim bir arkadaşıma gideceksiniz. O size temize çekmeniz için yazılar verecek. Çalışın, içki içmeyin, size söylediklerimi de unutmayın sakın. Haydi güle
güle!
Adamı doğru yola getirdiğinden dolayı çok sevinçliydi Skvortsov. Tatlı tatlı, dostça omzuna vurdu, hatta güle güle derken elini bile uzattı Luskov'a,.. Luşkov mektubu aldı ve çıktı. Bir
Daha da iş için gelmedi avluya.
*
Aradan iki yıl geçti.
Bir gün Skvortsov, tiyatro gişesinin önünde parasını öderken yanı başında sırtında yakası kürklü palto,başında ayı derisinden dikilmiş şapka bulunan ufak tefek bir adamın durduğunu gördü. Adam gişeden çekine çekine içeri giriş için bir bilet istedi ve parasını bakır beş kapikliklerle ödedi.
Adamın eski odun kırıcısı olduğunu tanıyan Skvortsov:
- Luşkov, siz misiniz? diye sordu. Ne var ne yok bakalım? Neler yapıyorsunuz? İyi misiniz?
- Hiç işte... Şimdi bir noterin yanında çalışıyorum, otuz beş ruble alıyorum efendim.
-Yaaa, Allaha şükür, çok güzel! Sizin adınıza sevindim. Çok, çok memnun oldum Luşkov! Ne de olsa vaftiz çocuğum sayılırsınız benim. Size doğru yolu gösteren ben oldum. Nasıl azarlamıştım sizi, anımsıyor musunuz? Karşımda o zaman yerin dibine geçmiştiniz. Benim sözlerimi unutmadığınız için, canım, çok teşekkür ederim size.
Luşkov:
- Ben de size teşekkür ederim, dedi. Eğer o zaman size gelmemiş olsaydım, belki de bugüne değin öğretmen ya da öğrenci olarak kalacaktım. Sizin yanınızda kurtularak çıktım çukurdan.
- Çok, çok sevindim.
- O iyi sözleriniz ve işler için çok teşekkür ederim size. Çok güzel konuşmuştunuz o zaman. Size de, sizin o aşçı kadına da çok şey borçluyum. Allah o iyiliksever kadına sağlık versin. Siz o zaman çok iyi konuştunuz, kuşkusuz size sonsuz teşekkür borçluyum yaşamımın sonuna değin. Ama beni asıl kurtaran aşçınız Olga oldu.
-Nasıl yaptı bunu?
-Bakın şöyle: Size odun kırmaya geldiğim zaman o hemen başlıyordu söylenmeye: "Ah seni ayyaş! Lânetli bir adamsın sen! Öldüğün zaman da lânetli olacaksın!" Sonra karşıma oturuyor, üzülüyor, yüzüme bakıyor ve ağlıyordu. "Talihsiz bir adamsın sen! Bu dünyada da, öteki dünyada da sevinemeyeceksin. Ayyaş olduğun için cehennemde de yanacaksın! Zavallısın! Zavallının birisin sen!" Hep böyle şeyler söylüyordu bana. Benim için ne kadar acı çekti, gözyaşı döktü, bilseniz! Anlatamam size ... Ama en önemlisi benim yerime o kırıyordu odunları. ben, bayım, sizde bir tek odun, bile kırmadım, hep o kırıverdi. Niçin o beni kurtardı, niçin ona bakarak değiştim, içkiyi bıraktım, anlatamam size. Bir şey biliyorum yalnız, onun sözlerinden, yüce davranışlarından sonra ruhumda bir değişiklik oldu. O getirdi beni doğru yola. Hiçbir zaman unutmayacağım bunu. Haydi, vakit geldi, zil çalıyor.
Luşkov eğilerek selam verdi ve içeri yürüdü.
-BİTTİ-

L@hm@cun

L@hm@cun
* L@hm@cun_mizah öykü - Blog İnternet Sitesi'nde yer alan ürünlerin; *haber, tanıtım v.b. durumlar dışında / 2. şahıslarca –herhangi bir biçimde- yayımlanması _ kullanılması izne bağlıdır ve yasaların öngördüğü haklara sahiptir. ***--> L@hm@cun.*mizah.öykü*....İLETİŞİM ADRESİ--> mizahvesiir@gmail.com