PhotobucketTELİF HAKLARI / "Bu Blog İnternet sitesindeki eserlerin, 05.12.1951 tarih ve 5846 sayılı FİKİR VE SANAT ESERLERİ KANUNU uyarınca eserden kaynaklanan mali ve manevi hakları eser sahiplerine aittir, izinsiz kullanılamaz." />>devam


6 Ocak 2012 Cuma

Erhan TIĞLI *öyküsü* HELVA HANIM

Konuya girmeden önce sorayım. Helvayı sever misiniz? Ben pek severim. Taze ekmekle helva çok iyi olur. El gücüyle çalışanlar helva ekmek yiyince enerji toplarlar, yorgunluklarını unuturlar. Çeşit çeşit helva vardır: Koz helvası, tahin helvası, irmik helvası, yaz helvası, cevizli helva, çikolatalı helva, kar helvası, keten helva...(Yandı gülüm keten helva diye de bir deyim var.) Nasrettin Hoca yağan karı alıp içine pekmez koyuyor, kar helvası yaptığını söylüyor. Tadanlar beğenmiyorlar. Hoca onlara hak veriyor, “Yaptım ama ben de beğenmedim” diyor! Dedemin anlattığı bir fıkra var.
Bir Fransız turist Konya’ya geliyor. Bir helvacı dükkânının önünden geçerken vitrindeki helvalar dikkatini çekiyor. Onlarda böyle bir şey olmadığı için bunların ne olduğunu merak ederek içeri giriyor. Dükkân sahibine,” Kes köse?” (Bu nedir) diye soruyor.
Adam onun “Kes bir parça” dediğini sanıyor ve helvadan kesip veriyor. Turist helvayı yedikten sonra bir daha “Kes köse?” diyor. Adam kesip veriyor. Turist bir daha “Kes köse?” deyince bizimki kızıyor: “Kese kese helva kalmayacak be! Sen buraya alışveriş etmeye mi geldin, bedava helva yemeye mi?” diyerek turisti kovuyor.
Dostlarımız helvamızı yemek isterler. Hastalanan arkadaşlarına, “Helvanı ne zaman yiyeceğiz?” derler. Neden böyle diyorlar biliyor musun? Biri ölünce hayır olsun diye arkasından helva dağıtırlar da ondan. (Ne kötü şaka değil mi bu!)
Her ortama uyduklarını belirtmek isteyenler, “Ben helva demesini de bilirim, halva demesini de” derler. (Anadolu’nun kimi yerlerinde helvaya halva, elmaya alma derlermiş.)
Gerçi konuyu çok dağıtmış olacağım ama yeri gelmişken, bu konuda bir şey anlatmak istiyorum. Satıcının biri elma satıyormuş, öbürü de yoğurt. Yoğurtçu, “Tatlı yoğurt!” diye bağırırken elmacı da kendi ağız biçimiyle, “Ekşidir alma” diye ekşi elma sattığını belirtmek istiyormuş ama yoğurtçu bunu yanlış anlamış, onun yoğurduna ekşi dediğini sanmış ve kavgaya tutuşmuşlar. Zor ayrılmışlar.
Gelelim helvamıza. Helvacı türküsünü biliyor musunuz? Bilmiyorsanız söyleyivereyim.
“Kara koyun etli olur
Kavurması tatlı olur
Buralarda yâr seven
Ölmez ama dertli olur.
Helvacı helva!
Keten tohumlu helva
Şeker lokumlu helva!”
Helvadan niye bu kadar söz ediyorum da asıl konuya hemen girmiyorum? Helvayı çok sevdiğim için, sözünü ederken yemiş gibi oluyorum da ondan. Bizimkilerin kilo, kolesterol sorunu olduğu için evimize helva girmiyor uzun zamandır.
Bu kadar giriş yeter. Şimdi öyküme geliyorum.
Almanya’ya giden bir işçimiz orada Helga adında bir Alman kızıyla evleniyor. Bir süre sonra Türkiye’ye dönüyorlar, bir ev alıp temelli kalmaya başlıyorlar. Alman kızı Türkçe öğreniyor ama tam değil. Daha birçok eksiği oluyor. Konuşma biçimi de Türklere uymuyor. Çevredeki kadınlarla tanıştırırlarken Ayşe Teyze ona adını soruyor. Helga helva der gibi,”Helga” diyor. Teyzemiz, “Helva mı? Benim adım da baklava!” diye espri yapıyor. Bu olaydan sonra Helga’nın adı Helva olarak kalıyor. Eski adı unutuluyor.
Helva hanım kocasının gözüne girmek için Türk yemekleri yapmak istiyor. Bir yemek kitabı satın alıp oradaki tariflere bakarak yemek yapmaya başlıyor. Kitapta yemek için gereken malzemeler sayılırken bazı adların yanına “arzuya göre” yazılmıştır. Bunu da bir yemek malzemesi sanan Helva hanım çarşıdaki bütün dükkânları dolaşıp “arzuya göre”yi arıyor, tabii bir türlü bulamıyor. Çaresiz, “arzuya göre” olmadan yemek yapmak zorunda kalıyor. Merakla kocasını bekliyor. Kocası geliyor, yemek yerken beğendi mi acaba diye sürekli kocasının yüzüne bakıyor Helva hanım. Bir şey anlayamayınca daha fazla bekleyemiyor, kocasına yemeği nasıl bulduğunu soruyor.
“Çok güzel olmuş. Eline sağlık” diyor erkek.
Bu sözlere inanamıyor Helva hanım.
“Gerçekten beğendin mi, yoksa beni üzmemek için böyle mi söylüyorsun?” diye soruyor kocasına.
“Beğendim tabii. Sana niye yalan söyleyeyim?” diyor erkek.
“Aslında bu yemeğin bir eksiği var” diyor Helva hanım.
Erkek dudak bükerek:
“Ben bir eksik bulamadım. Neymiş o?” diye soruyor.
“Kitapta arzuya göre de var ama aradım, bir türlü bulamadım” diye önüne bakıyor kadın. “Arzuya göre diye bir yemek malzemesi duymadım ben. Getir şu kitabı da bakalım içine” diyor adam.
Kadın yemek kitabını getirip gösteriyor.
Erkek gülmeye başlıyor.
Kadın bozuluyor, onun alay ettiğini sanıyor. Erkek gerçeği açıklamak zorunda kalıyor:
“Arzuya göre demek; isteğe bağlı, isteyen koyar, istemeyen koymaz demektir” diyor.
Türkçeyi iyi bilmediği için boşu boşuna arzuya göre aradığını anlayan Helva Hanım da gülmeye başlıyor. Birlikte öyle gülüyorlar ki bu gülüş tatlı yerine geçiyor, yemeğin üstüne tatlı yemiyorlar artık.
                             Erhan Tığlı
ileti/ 5 Ocak 2012 _11:2

20 Aralık 2011 Salı


Erhan TIĞLI * öyküsü*  MİZAHİ MEKTUP
Sevgili arkadaşım Güloş,
Nasılsın, iyi misin, hoş musun, dolu musun, boş musun? Sana bu mektubu yüreğimin en derin
köşesinden, gül yağı şişesinden, sevgimin çiçekli bahçesinden yazıyorum.
Özlemimi sözle anlatacak fırsat bulamıyorum, bari mektupla dile getireyim dedim. Sen
beni pek arayıp sormazsın ama ben seni gece gündüz arıyorum, gündüz esen yeli, gece göz
kırpan yıldızları sen sanıyor, işaret verdi, geliyor galiba diye seviniyorum. Sonra da şu maniyi
söylüyorum:
Merdivenim kırk ayak
Kırkına vurdum dayak
Yar geliyor deseler
Koşarım yalınayak!
Oralarda ne var ne yok? Ben sonunda sınıfımı geçebildim. Kadriye hanımla başım dertteydi,
neredeyse beni sınıfta bırakacaktı. O kadar çalıştığım halde ancak geçenlerde girdiğim telafi
sınavıyla geçer not alabildim. Notumu yükseltmek istediğimi söyledim ama şimdi olmaz diye
kabul etmedi, eylülde gel dedi. Sıcak yaz günlerinde nasıl ders çalışılır, kendisi sınıflarını
doğrudan geçmiş olacak ki, haberi yok...
Senin derslerin nasıl? Duyduğuma göre Erhan hoca kitap, dergi okumayanları sınıfta
bırakıyormuş. Sen nasıl geçebildin onun dersinden? Galiba okuyacağım diye söz vermişsin de
tehlikeyi öyle atlatabilmişsin. Öyle dedi kuşlar. Doğru mu?
Ne insafsız hocalar var değil mi?
Neyse, geçelim bunları. Canını sıkmayayım durduğun yerde.
Birkaç okul anısı anlatayım da sana kahkaha attırayım.
İngilizce dersinde öğretmenimiz ders dinlemediğimizi görünce kızdı, birden “Stendap
piliz!” diye bağırdı. Şaşırdık, ne diyeceğimizi bilemedik. Filiz adlı arkadaşımız ayağa
kalktı, “Buyurun hocam” dedi. Öğretmenimiz, onun omzunu okşadı, “Aferin kızım, bu sınıfta
stendap pilizin lütfen ayağa kalkın demek olduğunu bir tek sen bildin ve isteğimi yerine
getirdin. Sana on veriyorum. Arkadaşlarına da teessüf ediyorum” diye konuştu.
Teneffüste Filiz arkadaşımızı kutladık. Filiz, “Boşuna kutlamayın” diye
güldü. “Öğretmenimizin ne dediğini ben de anlayamadım, sen kalk filiz dediğini sandım...”
Geçenlerde güzel bir havada ders işlemeye kalkan bir bayan öğretmeni nasıl yola getirdik bak.
Tahtaya şöyle bir dörtlük yazdık:
Cam cama eklenir mi
Cam dibinde beklenir mi
A benim güzel hocam
Bu güzel havada ders işlenir mi?
Öğretmen kendisine güzel dememize sevinmiş olacak ki dersi falan bıraktı, bize uydu. Şarkı
türkü söyledik zil çalıncaya kadar. Yaa! Öğrenci milletinde oyun çoktur.
Oyun dedim de aklıma geldi. İki hafta önce otobüsle geziye gittik. Bir yerde mola verildi.
Herkes dışarı çıktı. İçerde son sınıflarla Erhan hocamız kaldı. Son sınıflar okulla bu son
gezileri olduğu için kendi aralarında gülüp oynamışlar. Erhan beyden de oyunlarına eşlik
etmesini istemişler. O da hatırlarını kıramamış, kollarını kaldırıp biraz oynayıvermiş. Bunu
gören birinci sınıf öğrencisi bir kız heyecanla geziye katılan diğer öğretmenlerimizin yanına
geldi, “Geliverin hocam, Erhan beye bir şey oldu!” diye bağırdı. Öğretmenler acaba kötü bir
şey mi oldu diye gelip bakınca hocamızın oynadığı gördüler, kahkahayla gülmeye başladılar.
Meğerse o kız, ağırbaşlı hocamızın oynamasını yadırgamış, gözlerine inanamamış...
Oyunla ilgili bir fıkra var. Belki bilmiyorsundur diye onu da anlatıvereyim yerine gelmişken.
Yüzü hiç gülmeyen bir cami hocasını düğüne çağırmışlar. Düğünde herkes oynamış. Hocayı
da oyuna kaldırmışlar. O, önce oynamak istememiş ama ısrarlara dayanamayıp şöyle bir
dönüvereyim diye ayağa kalkmış. “Allahım, günah yazma!” diye biraz oynamış. Çalgıcılar

öyle kıvrak şeyler çalıyorlarmış ki, hoca dayanamamış, “Azıcık yaz, azıcık yazma!” diye
oynamaya başlamış bu sefer. Derken iyice coşmuş, “İster yaz ister yazma!” diyerek bütün
kurtlarını dökmüş. Dökmüş ama çok pişman olmuş. Adını “kıvrak hoca” koymuşlar ve
ciddiye almamaya başlamışlar. Hoca eski itibarının yok olduğunu görünce başka bir yere
kaçmış. Gittiği yerde pek rahat edememiş, beş altı yıl sonra, tekrar köye dönmeye karar
vermiş. Köye girerken şirin bir çocuğa rast gelmiş. Başını okşayıp, “Sen kimin oğlusun
bakayım, ne zaman doğdun? Ben bu köydeyken seni hiç görmemiştim” demiş. Çocuk adını,
kimin çocuğu olduğunu söylemiş, doğum tarihi bilmediğini belirtip, “Annemin söylediğine
göre ben oynak hocanın düğünde oynadığı gün doğmuşum” diye cevap vermiş. Hoca bakmış
ki unutulmamış, hemen geriye dönmüş ve bir daha o köye uğramamış...
*****
Karanfilli bir şarkı var. Çok hoşuma gidiyor. “Karanfil oylum oylum/Geliyor servi boylum/
Servi boylum gelince/Şen olur benim gönlüm” diye başlıyor. Sen de seviyor musun o şarkıyı?
Aşağıdaki dizelerini not ettim ama gerisini yazamadım. Biliyorsan yazıver.
Karanfil uzar gider
Yaprağın düzer gider
Kadriye yolunu şaşırmış
İnşallah bize gider!
Üçüncü dizenin ilk kelimesini yanlış yazdım. Kadriye değil, yar olacak. Kadriye hanım ve
bana yaptıkları içimde öyle yer etmiş ki böyle yazmışım farkında olmadan...
Şimdilik yazacaklarım bu kadar.
Sepet sepet yumurta
Sakın beni unutma
Unutursan küserim
Mektubumu keserim.
                       Erhan Tığlı
ileti/19 Aralık 2011_ 19:13

12 Kasım 2011 Cumartesi

Anton ÇEHOV /-öykü-/DİLENCi-1887-
-Yardımsever bayım! İyilik edin, bu mutsuz, aç adamı boş çevirmeyin. Üç gündür bir lokma şey yemedim... Geceyi geçirecek bir yer bulmak için beş kapiğim bile yok.. . Vallahi billahi böyle! Yedi yıl köy öğretmenliği yaptım, yerel yönetimin oyunları sonucu görevimi yitirdim. Bir raporun kurbanı oldum. İşte bir yıldır böyle yersiz yurtsuz dolaşıyorum.
Avukat Skvortsov dilencinin mavimsi kır renkli delik deşik paltosuna, donuk sarhoş gözlerine, yanaklarındaki kırmızı lekelere baktı. Sanki bu adamı daha önce bir yerlerde görmüş gibi geldi ona.
Dilenci sürdürüyordu yalvarmasını:
- Şimdi bana Kalujskaya vilayetinde bir iş öneriyorlar. Ama benim oraya gidecek param da yok ki... Yardım edin, acıyın bana! Dilenmek çok ayıp, ben de biliyorum bunu ama... Koşullar zorluyor insanı.
Skvortsov biri derin, öteki hafif olan lastik ayakkabılarına baktı dilencinin ve birden anımsadı:
- Baksanıza buraya, ben üç gün önce sana Sadovaya sokağında rastladım sanırım, dedi. O zaman siz bana galiba köy öğretmeni olduğunuzu değil, okuldan kovulmuş bir yüksek okul öğrencisi olduğunuzu söylemiştiniz. Anımsıyor musunuz?
Dilenci bozulmuştu:
- Ha ... Hayır, olamaz! diye homurdandı. Ben köy öğretmeniyim.• Eğer isterseniz belgelerimi de gösterebilirim size.
- Yalan söylüyorsunuz! Kendinizi bana yüksek okullu diye tanıtmış, hatta niçin okuldan atıldığınızı da anlatmıştınız. Anımsıyor musunuz?
Skvortsov kıpkırmızı kesilmişti. Yüzünde tam bir nefret ifadesiyle uzaklaştı bu yalancıdan.
Öfkeyle bağırdı: ,
- Bu alçaklıktır sayın bay! Dolandırıcılıktır bu! Polise vereceğim sizi. Allah belanızı versin! Siz yoksul ve aç olabilirsiniz. Ama bu size böyle yüzsüzce, vicdansızca yalan söyleme hakkını vermez!

Dilenci kapının tokmağını tuttu, yakalanmış bir hırsız gibi şaşkın şaşkın kapıdan içeri baktı:
- Ben... Ben yalan söylemiyorum efendim, diye mırıldandı. Belgelerimi gösterebilirim size.
İyice kızan Skvortsov:
- Kim inanır artık size? diye bağırdı. Toplumun köy öğretmenlerine, yüksek okul öğrencilerine beslediği iyi duyguları kötüye kullanmak! İşte asıl aşağılık, alçakça, iğrenç olan nokta da bu!.. Rezalet!
Skvortsov iyice kendini kaybetmiş, acımasızca azarlıyordu dilenciyi. Bu, üstü başı yırtık adam alçakça yalanlarıyla onda nefret ve iğrenme duygusu uyandırmıştı. Skvortsov'un kendi kendine sevdiği, değer verdiği iyilik, iyi kalplilik, mutsuz insanlara acıma gibi duygularını incitmişti. Yalanlarıyla, insanlara acıma duygusunu kötüye kullanmasıyla onun yoksullara, iyi kalpliliğinden vermeyi sevdiği sadakayı da kirletmişti bu adam.
Dilenci önce kendini savundu, yeminler etti. Sonra da sustu ve utançla aşağı eğdi başını.
Elini kalbinin üstüne bastırarak:
- Bayımı dedi. Gerçekten de yalan söyledim ben! Ne öğrenciyim, ne de köy öğretmeniyim. Bütün bunlar hep uydurma! Rus korosunda çalışıyordum. İçkiciliğim yüzünden kovdular beni. Ne yapabilirdim ki başka? Allah biliyor ya, yalansız bir şey olmuyor. Doğruyu söylediğim zaman kimse bir şey vermez bana. Doğru söylediğin zaman açlıktan ölecek, yatacak yer bulamayıp donacaksın soğuktan! Siz çok doğru konuşuyorsunuz, anlıyorum, ama ne gelir ki elimden?
Skvortsov:
_ Ne mi gelir? Siz ne yapacağınızı mı soruyorsunuz? diye bağırdı ona iyice yaklaşarak. Çalışın! İşte yapacağınız tek şey bu! Çalışmak gerekir!
- Çalışmak... Ben de biliyorum bunu. Ama, kim beni işe alacak?
- Saçma! Gençsiniz, sağlıklısınız, güçlüsünüz. Her zaman iş bulursunuz, yeter ki isteyin!
Ama tembelsiniz, şımarıksınız, ayyaşsınız! Sizden tıpkı bir meyhane gibi votka kokusu yayılıyor! Yalancılık ve bayağılık iliklerinize işlemiş sizin. Dilencilik ve yalandan başka bir şey gelmiyor elinizden. Eğer iş bulsanız bile hemen aşağılarsınız onu. Size büro memurluğu, Rus korosu, markacılık gibi hiçbir iş yapmadan para alacağınız bir iş gerekir! Size öyle bedeninizi yoracak bir iş yakışmaz, değil mi? Siz kapıcılık ya da fabrika işçiliği de istemezsiniz belki! Sizin gönlünüz hep yükseklerdedir!
Dilenci acıyla gülümsedi:
- Nasıl da yargılarda bulunuyorsunuz vallahi! dedi. Öyle bedenle çalışacak işi nerede bulayım? Tezgâhtarlık için yaşını geçti benim. Çünkü ticarete çocukluktan başlamak gerekir.
Kapıcılığa da kimse almaz beni, çünkü öteye beriye fazla .koşmak gelmez elimden. Fabrikaya işe almazlar. bir sanat bilmek gerekir. Oysa ben hiçbir şey bilmiyorum.
- Saçma bunlar! Siz hep kendinizi haklı çıkaracak bir nokta buluyorsunuz. Örneğin odun kırmak da yakışmaz mı size?
- Hemen kabul ederim, ama şimdi gerçek odun kıncılar bile işsiz oturuyorlar.
- Tüm asalaklar böyle düşünürler işte. Sana bu işi de önerseler kabul etmezsin. Peki, benim odunlarımı kırmak istemez misiniz?
- Eğer isterseniz kırarım...
- İyi bakalım. Çok güzel! .. Göreceğiz!..
Skvortsov çabucak koştu, ellerini öç almak ister gibi ovuşturarak mutfaktan aşçı kadını çağırdı.
- İşte Olga, dedi kadına. Bu bayı odunluğa götür. Orada odun kırsın.
Dilenci kuşku duyuyormuş gibi omuzlarını silkti ve kararsızca aşçı kadını izledi. Yürüyüşünden anlaşıldığına göre bu odun kırma işini aç olduğundan, ya da iş bulmak istediğinden değil, sırf kendi sözleriyle yakalandığı için utanç ve onurunu kurtarmak zorunda kaldığından kabul etmişti. Açıkça görülüyordu votkanın onu zayıf düşürdüğü, sağlıklı biri olmadığı ve çalışmaya en ufak bir istek duymadığı.
Skvortsov hemen yatak odasına gitti. Avluya açılan pencereden odunluk tam olarak görünüyordu. Odunlukta olup biten her şey izlenebiliyordu. Pencerenin önünde dikilen Skvortsov aşçı kadınla dilencinin arka kapıdan avluya, çamurlu kara çıktıklarını, odunluğa yürüdüklerini gördü. Olga öfkeyle bu yeni arkadaşına baktı, dirseğiyle yana itti, odunluğun kapısını açtı ve nefretle kapıyı çarptı.
"Anlaşılan kadının kahve içmesine engel olduk," diye düşündü Skvortsov. "Vay kötü
Yaratık vay!' ,
Daha sonra yalancı öğretmen ve yalancı öğrencinin bir kütüğe oturduğunu, yumruklarını kırmızı yanaklarına dayadığını, düşüncelere daldığını gördü. Kocakarı onun ayakları dibine
baltayı fırlattı, nefretle yere tükürdü. Dudaklarının kıpırtısına bakılırsa sövüp saymaya başlamıştı. Dilenci kararsızca bir odun çekti önüne, ayaklarının arasına aldı ve korka korka indirdi baltayı. Odun kaydı ve düştü yere. Dilenci yine onu çekti önüne, üşüyen ellerine üfleyerek ısıttı ve yine indirdi baltayı. Öyle beceriksizce vuruyordu ki, sanki ayağındaki lastiklere gelmesinden, ya da parmaklarını uçurmaktan korkuyordu. Odun yine düştü.
Skvortsov'un öfkesi geçmişti artık. Şimdi biraz üzülüyor ve utanıyordu: Şımarık, ayyaş, belki de hasta bir adamı almış gelmiş, soğuktaağır bir işle uğraşmak zorunda bırakmıştı.
"Eh, ne olacak, bırak çalışsın!” diye düşündü yemek odasından çalışma odasına
giderken. "Ben bunu onun yararı için yaptım.”
Bir saat sonra Olga geldi yanına ve odunların kırıldığını haber verdi.
Skvortsov:
- Ona şu yarım rubleyi ver; dedi. Eğer isterse her ayın başında odun kırmaya gelsin. Her zaman iş bulunur.
Dilenci ayın ilk günü yine geldi. Gerçi kendisi ayakta güçlükle duruyordu ama yine de yarım rubleyi kazandı. Bundan sonra sık sık görünmeye başladı avluda, Her gelişinde ona göre bir iş bulunuyordu: Kimi karları kürüyerek bir yana yığıveriyor, kimi odunluğu temizleyip düzenliyor, kimi halı ve minderlerin tozunu silkip temizliyordu. Her gelişinde yaptığı işin karşılığı olarak 20-40 kapik alıyordu. Bir gelişinde eski bir pantolon da kazanmıştı.
Bir başka eve taşınırken Skvortsov onu eşyaları toparlamaya ve mobilyaları taşımaya yardım etmesi için çağırdı. Bu kez içkili değildi dilenci. Asık yüzlü ve suskundu. Mobilyalara güçlükle dokunuyor, başını önüne eğerk arabaların ardından yürüyordu. Öyle, çok çalışıyor görünmek bile istemiyordu sanki,
Yalnız soğuktan büzülüyor, arabacılar onun başıboş dolaşmasıyla, güçsüzlüğüyle ve yırtık paltosuyla alay ettikleri zaman utanıp sıkılıyordu. Taşınma işi bittikten sonra Skvortsov onu yanına çağırmalarını emretti.
Ona bir ruble vererek: .
- Görüyorum ki, sözlerim seni oldukça etkilemiş, dedi. İşte emeğinin karşılığı olarak veriyorum bu parayı. Ayıksınız ve çalışmaktan da kaçınmıyorsunuz. Adınız ne sizin?
- Luşkov.
- Ben, Luşkov, size bir başka, temiz bir iş önerebilirim artık. Yazı yazmayı bilir misiniz?
- Evet efendim.
-Al, şu mektupla yarın benim bir arkadaşıma gideceksiniz. O size temize çekmeniz için yazılar verecek. Çalışın, içki içmeyin, size söylediklerimi de unutmayın sakın. Haydi güle
güle!
Adamı doğru yola getirdiğinden dolayı çok sevinçliydi Skvortsov. Tatlı tatlı, dostça omzuna vurdu, hatta güle güle derken elini bile uzattı Luskov'a,.. Luşkov mektubu aldı ve çıktı. Bir
Daha da iş için gelmedi avluya.
*
Aradan iki yıl geçti.
Bir gün Skvortsov, tiyatro gişesinin önünde parasını öderken yanı başında sırtında yakası kürklü palto,başında ayı derisinden dikilmiş şapka bulunan ufak tefek bir adamın durduğunu gördü. Adam gişeden çekine çekine içeri giriş için bir bilet istedi ve parasını bakır beş kapikliklerle ödedi.
Adamın eski odun kırıcısı olduğunu tanıyan Skvortsov:
- Luşkov, siz misiniz? diye sordu. Ne var ne yok bakalım? Neler yapıyorsunuz? İyi misiniz?
- Hiç işte... Şimdi bir noterin yanında çalışıyorum, otuz beş ruble alıyorum efendim.
-Yaaa, Allaha şükür, çok güzel! Sizin adınıza sevindim. Çok, çok memnun oldum Luşkov! Ne de olsa vaftiz çocuğum sayılırsınız benim. Size doğru yolu gösteren ben oldum. Nasıl azarlamıştım sizi, anımsıyor musunuz? Karşımda o zaman yerin dibine geçmiştiniz. Benim sözlerimi unutmadığınız için, canım, çok teşekkür ederim size.
Luşkov:
- Ben de size teşekkür ederim, dedi. Eğer o zaman size gelmemiş olsaydım, belki de bugüne değin öğretmen ya da öğrenci olarak kalacaktım. Sizin yanınızda kurtularak çıktım çukurdan.
- Çok, çok sevindim.
- O iyi sözleriniz ve işler için çok teşekkür ederim size. Çok güzel konuşmuştunuz o zaman. Size de, sizin o aşçı kadına da çok şey borçluyum. Allah o iyiliksever kadına sağlık versin. Siz o zaman çok iyi konuştunuz, kuşkusuz size sonsuz teşekkür borçluyum yaşamımın sonuna değin. Ama beni asıl kurtaran aşçınız Olga oldu.
-Nasıl yaptı bunu?
-Bakın şöyle: Size odun kırmaya geldiğim zaman o hemen başlıyordu söylenmeye: "Ah seni ayyaş! Lânetli bir adamsın sen! Öldüğün zaman da lânetli olacaksın!" Sonra karşıma oturuyor, üzülüyor, yüzüme bakıyor ve ağlıyordu. "Talihsiz bir adamsın sen! Bu dünyada da, öteki dünyada da sevinemeyeceksin. Ayyaş olduğun için cehennemde de yanacaksın! Zavallısın! Zavallının birisin sen!" Hep böyle şeyler söylüyordu bana. Benim için ne kadar acı çekti, gözyaşı döktü, bilseniz! Anlatamam size ... Ama en önemlisi benim yerime o kırıyordu odunları. ben, bayım, sizde bir tek odun, bile kırmadım, hep o kırıverdi. Niçin o beni kurtardı, niçin ona bakarak değiştim, içkiyi bıraktım, anlatamam size. Bir şey biliyorum yalnız, onun sözlerinden, yüce davranışlarından sonra ruhumda bir değişiklik oldu. O getirdi beni doğru yola. Hiçbir zaman unutmayacağım bunu. Haydi, vakit geldi, zil çalıyor.
Luşkov eğilerek selam verdi ve içeri yürüdü.
-BİTTİ-

9 Ocak 2011 Pazar

ferda balkaya çetin ...
...gece tam on ikiydi

genç kız, elindeki kitaptan başını kaldırdı, saate baktı ... pencereyi açtı, gözlerini kapayıp derin bir nefesle dışarıdaki serin havayı içine çekti…
az önce okuduğu kitabın etkisinde kalmış, hüzünlenmişti biraz… benliğini saran karamsar ruh halinden çıkmalıydı bir an önce…
harekete geçirdi tüm olumlu duygularını;
yaşıyordu, sağlıklıydı…
mutlu ve huzurluydu...

hayalleri, hedefleri
çok sevdiği bir ailesi vardı…
ama öylesine etkilenmişti ki
yine bir anda kitabın içinde buldu kendini…Sevdiye’nin kimliğine büründü…
başlangıçta o da sağlıklıydı, ailesiyle mutlu bir yaşam sürüyordu. yaptıkları, yapacakları vardı…ve biricik aşkı vardı…
sonra ne oldu?
önce babasının işleri sonra sağlığı bozuldu, çalışamaz oldu.. çok sevdiği okulunu bırakmak zorunda kaldı.
hedeflerini gerçekleştiremedi…sevdiği insanla yolları ayrıldı…
ailesine destek olmalıydı, çalışmaya başladı. ideallerini yüreğine gömdü.
ama ona en çok dokunan aşık olduğu insanın onu terk etmesiydi, daha doğrusu tam nişan günü ortadan kaybolmasıydı…
en çok da bunu hazmedemedi.
sonrası Sevdiye için tam bir dramdı… üzüntüden doğru düzgün bir şey yemiyor, günden güne zayıflıyor, rengi soluyordu. doktorlar tam teşhis koyamadıkları için her türlü ilacı deniyorlardı…
sonunda teşhis konmuştu; akdeniz anemisi…
ancak Sevdiye bu süreçte kullandığı ilaç yükünü kaldıramamış, böbreklerini kaybetmişti. artık hayatı makineye bağlıydı.
dile kolay!
tam on beş yıl makineye bağlı bir hayatı oldu Sevdiye’nin… ve bir gün bir mucize gerçekleşti; dokularına uyan böbrek bulunmuştu…
böbrek nakli ile yeniden hayata tutunan Sevdiye uğruna hayatını mahvettiği biricik aşkını ise hiç unutmamıştı.
“ya aşkı hiç tatmamış olsaydım!.” demişti, ömrünü kızına adayan fedakâr bir annenin
“- hâlâ onu mu düşünüyorsun?” sözlerine karşılık…
*
“ya aşkı hiç tatmamış olsaydım!”…
bu cümlenin altını çizmişti kitabı okurken. bu sözü düşününce bir gülümseme yayıldı güzel yüzüne. pembeleşti yanakları…
sevdiği, aşık olduğu delikanlıyı düşündü…
özlediğini hissetti…
duymak istedi sesini…
büyük bir heyecanla bastı telefonun tuşlarına…
“aşkım benim.! ben de tam seni düşünüyordum…”
karıştı sesleri birbirine, özlemelerle…
*
gece tam on ikiydi…

......................... ferda balkaya çetin
11 Ocak 2011 _12.51
Erhan Tığlı_ ORTA DİREĞE MEKTUP
Ey benim katma değerli, sağlam ciğerli, yemeği acı biberli, beli sıkma kemerli, sırtı semerli, eli fenerli, kolu hünerli dostum!
Duydum ki azıcık hoşsun, zamlar seni öyle zom etmiş ki, gece gündüz sarhoşsun. Suratın ekşi, kendin mayhoşsun... “Benim nerem hünerli, neyim fenerli?” diyorsun, vallahi ayıp ediyorsun. Elinde fener var, elektrikler sık kesildiği için onu taşıyorsun, hayatın karanlık yollarında yolunu kaybetmemek, yere düşmemek için onunla dolaşıyorsun, gece gündüz ucuzluğu arıyorsun, bir türlü bulamıyorsun. O afeti düşünde bile göremiyorsun.
Kolun hünerli; yarım kilo kıymadan en az beş yemek yapıyorsun. Asgari ücretle koca bir aileyi geçindiriyorsun. Radyasyon, enflasyon, hava ve çevre kirliliği, trafik canavarları, anarşi, terör vız geliyor, bir türlü ölmüyorsun...
Sırtın semerli; Gık demeden bunca yükü taşıyorsun. “Çektiğim yükler yetsin artık. Biraz da başkaları taşısın, politikacılar elimden tutsun, dostlar yükümü paylaşsın” demiyorsun. Bunlar yetmemiş gibi, oy verdiklerini de sırtına alıyorsun...
Daha ne diyeyim sana? Sesini çıkarmazsan daha çok semer vuran olur sırtına. Alçakta durursan sel alır, yükseğe çıkmaya kalkarsan yel alır; maaşını bakkal, kasap, ev sahibi paylaşır, sana kocaman bir kazık kalır! Yel üfürür, sel götürür; başını doğrultmaya kalksan kaşlar çatılır, parmaklar sallanır; huzuru bozmakla suçlanırsın. Başkaları arabasını dağdan aşırırken sen düz yolda şaşırırsın, komşuda pişen börekten tadayım derken tenceredeki sütü taşırırsın. Niye böyle olduğunu çözemezsin, cinler tepene çıkar; keçileri kaçırırsın.
Aybaşında maaşını alınca kendini lort sanırsın. Ama lortluğun kısa sürer, paranı esnafa kaptırırsın, ay sonuna dek nasıl geçineceğini düşününce nefesin tıkanır, mort olursun!
Aman kardeşim, sakin ol, sinirlerine yargıç ol! Sen ölürsen ailene kim bakacak? Mezar fiyatları hem pahalı hem gömülecek yer yok, onun için kör topal da olsa yaşamak zorundasın. İyi düşün taşın, iş işten geçtikten sonra faydası yoktur gözlerdeki yaşın. Çalış, tutuyorken el ayak, işliyorken kol. Biraz da kafanı çalıştır ve de bul bu sorununa demokratik bir yol.
.................... Erhan Tığlı
02 Ocak 2011_ 13:07
erhantigli@mynet.com

24 Kasım 2010 Çarşamba

Ferda Balkaya Çetin_öyküsü: SEHER'İN DİLEĞİ
Merakla ve biraz da endişeyle bekliyordu Seher. Nasıl endişeli olmasındı ki!
Şimdiye kadar altı öğretmen değişmişti. Hepsinin de şu veya bu sebeple tayinleri çıkmış başka yerlere gitmişlerdi. Çoğu zaman da boş geçmişti dersleri. Neyse ki bu sefer hiç boşluk olmadan yeni öğretmenleri geliyordu.
Tüm öğretmenlerini sevmişti. En çok da Haydar öğretmeni… Bütün ödevlerini zamanında ve eksiksiz yapmaya gayret ediyor, her gün istekle ve sevinçle koşuyordu okuluna.


Haydar öğretmen askere giderken çok ağlamıştı. Acıyla dolmuştu kalbi. Sıkıca sarılmış:
-“Öğretmenim n’olur bizi bırakma!” diye feryat etmişti.
Oysa biliyordu, gitmesi gerekiyordu.
- “Devlete karşı görevlerimiz var çocuklar. Askere gitmek, vergi vermek ve oy kullanmak.” diye anlatmıştı öğretmen Sosyal Bilgiler dersinde.


Sabah saçlarını özenle tarayıp iki belik ören annesine sarıldı, öptü. Teşekkür etti. Aynada baktı bir kez daha kendisine. Beğendi.
Haydar öğretmeni de çok beğeniyordu saçlarını. Yeni öğretmen fark etmeyecekti belki de…
Okul yolu çabucak geçmişti, aklında biriken sorularla:
-“Yüzü güleç miydi acaba?”
-“Şakacı biri miydi?”
-“Haydar öğretmeni gibi şeker alacak mıydı?”
-“Ya saçlarını hiç fark etmezse!”


Seher’in saçları simsiyah ve upuzundu. Annesinin saçlarını okşayarak hiç incitmeden taramasına bayılırdı. İki yanına örer, uçlarına da mavi kurdele bağlardı.


İsteksizce ama biraz da heyecanla sırasına oturdu. Ders zili çalmamıştı henüz. Yeni gelecek öğretmenin bayan olduğu söyleniyordu. Seher’in merakı biraz da bu yüzdendi. Çünkü hep erkek öğretmenleri olmuştu.


Ders zili çalar çalmaz öğretmen sınıfa girdi. Öğrenciler bir anda sustu. Herkes yeni öğretmeni biraz merakla biraz şaşkınlıkla biraz da Seher gibi endişeyle inceliyordu
Orta boylu ve incecikti. Kahverengi bir takım vardı üzerinde. Kızıl ve kısa saçları çok yakışmıştı yüzüne. Bakışları yumuşacıktı …Çantası, ayakkabısı, küpeleri kahverengiydi.
Sanki tüm kıyafetini gözlerinin rengine uydurmuştu.
Tüm sınıf hayran olmuştu adeta.
-“Günaydın çocuklar! Ben yeni öğretmeniniz Ayşe Şimşek. Ders yılı sonuna kadar sizlerle birlikte olmak beni çok sevindirecek. Umuyor ve diliyorum ki birlikte, keyif alarak derslerimizi işleriz.”


Sonrasında öğretmen öğrencilerin yanına giderek sırayla isimlerini sordu ve tek tek tokalaştı.
Seher, Ayşe öğretmenin hiçbir hareketini, sözünü kaçırmıyor, gözlerini de ondan ayırmıyordu.


Tanışma sırası kendisine geldiğinde kalbi küt küt atıyordu:
-“Adım Seher” dedi kekeleyerek…
-“Seher Karakuş”
-“Senin başka kardeşin var mı Seher?”
-“Evet, iki erkek kardeşim var.”


Belki gözlerinin içine sıcacık bakmıştı ama beklediği cümle gelmemişti, fark etmemişti bile saçlarını.
Hüsranla oturdu yerine.
Kızdı içinden. Oysa Haydar öğretmeni ta ilk günden söylemişti:
-“Saçlarının rengi ne kadar güzel böyle ! Işıl ışıl parlıyor! Örgüler de çok yakışmış sana!...”
Ne kadar da mutlu olmuştu. Eve koşarak gitmiş aynada saçlarına bakmıştı o gün.
Son ders ziline kadar somurtarak oturdu Seher…Konuşmadı hiç… O çok sevdiği teneffüse de çıkmadı.
*
Annesi her zamanki gibi sevgiyle gözlerinin içine bakarak açtı kapıyı.
Seher annesinin boynuna gözyaşları içinde atıldı:
-“ Bakmadı işte! Fark etmedi saçlarımı yeni öğretmenim! Bundan sonra okula giderken saçlarımı örmeni istemiyorum anneciğim. Sadece bağla!...”
Şefkatle gülümsedi annesi:
-“Belki de fark etti öğretmenin... Nerden biliyorsun?”
-“Fark etseydi söylerdi ama!..”
-“Güzel kızım benim, her şeyin yeri, zamanı ve sırası vardır. Fark etmeyebilir de… Daha ilk günden öğretmenine haksızlık etmiş olmuyor musun?”
Seher omuzlarını kaldırarak umursamaz bir ifadeyle:
-Hem Haydar öğretmenim gibi şakalar da yapmadı hiç!.. Sevmedim işte!.”
Fazla üstelemedi annesi. Şu sıra ne dese anlayacak durumda değildi Seher.
*
Bir, iki, üç hafta derken bir ay olmuştu Ayşe öğretmen geleli.
Arkadaşları çabuk alışmıştı. Teneffüslerde ellerinden tutuyor dolaşıyorlardı birlikte. Ders esnasında da zaman zaman gülüyorlardı, öğretmenin anlattığı fıkralara. Ama Seher’in yüzündeki somurtkan ifade bir türlü düzelmiyordu.
.
Bir gün Seher teneffüste yine okul kütüphanesindeydi. Kitap okumayı çok seviyordu. Bu yüzden de aldığı kitapları çok çabuk okuyor ve yenilerini alıyordu. Sınıfta en çok kitap okuyan Seher’di neredeyse…
Baktı, inceledi, inceledi… Neyi okuyacağına karar veremedi bir türlü.
-“ İstersen yardımcı olabilirim!.”
Gülümseyerek kendisine bakan öğretmeniyle göz göze geldi bir anda… Öylesine içten ve
sıcacık bakıyordu ki, Seher’in yüzü kızarmıştı heyecandan..
“-Olur.!.” anlamında kenara çekildi Seher konuşmadan. Öğretmen bir süre kitapları inceledikten sonra “Nasrettin Hoca fıkraları”nı gösterdi Seher’e, gülümseyerek:
“Ben Nasrettin Hoca fıkralarıyla büyüdüm. Ve hâlâ da keyifle okuyorum. Ne dersin?”
İçine bir sıcaklık, bir heyecan dolmuştu Seher’in… Annesi gibi bakıyordu öğretmeni kendisine…
Saçlarını okşadı Seher’in…
-“Hem biliyor musun, örgü saç sana çok yakışıyor!”
Seher’in heyecanına bir de mahcubiyeti eklendi. Al al oldu yanakları iyice.
Demek fark etmişti öğretmeni… Üstelik unutmamıştı…
Mutlulukla aldı kitabı eline. Sımsıkı sarıldı.
Gülümseyerek, sıcacık, annesine bakar gibi, sevgiyle, minnetle baktı öğretmenine.


Annesi saçlarını özenle örerken kararını vermişti Seher; büyüyünce öğretmen olacaktı…


Ferda Balkaya Çetin
23.11.2010 _16:51

6 Temmuz 2010 Salı

*Aziz Nesin öyküsü "Fantiko"
...tıklayınız.!.

2 Nisan 2009 Perşembe

Ozan Meriç ÇELİK *öykü* ÇOCUKLARIMIZ DA GİTTİ

Yıl 2070...
Brezilya’nın ünlü Amazon Ormanları, Dünya’nın diğer bölgelerine göre daha şanslıdır. Korkunç kirlenmenin harap ettiği Dünya'da, ölüme direnen ALTI ağaç buradadır.
Oksijen tüpü olanların yaşayabildiği yıllardır...*
O gün yine erkenden kalkmıştı... Eskiler, uyanınca ilk olarak, odalarına güzelim güneş ışınlarını doldurmak için pencereyi açarlarmış... Güne böylece güzel başlarlarmış. Oysa şimdi, pencereye çıkıp, delinmiş Ozon tabakasından süzülerek gelen radyoaktif ışınlarla dolu kirli havadan derin bir nefes mi çekselerdi.(!) Yaşamını hiçbir şeye değişmeyen kişiler bunu yapmazlardı. O da yaşamını hiçbir şeye değişmeyenlerdendi. Zaten kullandıkları gazmaskeleri, evde bile kirli havadan zor koruyordu, ya dışarıya çıksalardı ne olurdu?. Gazmaskesiz dışarıya çıkanların, hangi sonla karşılaşacağını iyi biliyordu...
Evde kapalı kalmak yerine, dışarı çıkmak, arkadaşlarıyla koşup oynamayı isterdi tüm çocuklar gibi... Oysa, yeşilin yok olduğu dünyada dışarısı risklerle doluydu.. Hava, oldukça kirliydi.. Güneş ışınları kansere yol açıyordu. Bu nedenle, zorunlu olarak her gün işe giden anne ve babasının ardından;
"Acaba eve dönebilecekler mi?" diye düşünür ve üzülürdü. Annesi ya da babası, her zamankinden birazcık geç kalsa, kalbi daha hızlı atmaya başlar, korku ve heyecan duyardı. Bu bekleme anlarında boynu kaskatı kesilir, kramp girmişçesine oynatamazdı.
Tüm bu olanlar, canına tak etmişti. Böyle yaşamaktan bıkmıştı... O, yetmiş yıl öncesinin çocukları gibi güzel oyuncaklar ve elbiselere sahip olmayı düşünemiyordu. Yaşanabilir tertemiz bir dünya düşlüyordu..

Dünyayı yeniden yaşanabilir kılmak için, yapmak istediklerini tüm arkadaşlarına açtı. Ortak kararlar alındı. Büyüklerinden bekledikleri ilgiyi göremediler. Onlar; dünyadaki kirlenmeyi, hızla yok oluşu hissedemeyecek kadar duyarsızlaşmışlardı.
Dünyanın sorununu çözebilmek amacıyla, hükümete başvurmayı tasarladılar. Kompozisyon kitaplarından yararlanarak yazdıkları dilekçeyi gönderdiler. Geç de olsa, bekledikleri yanıtı aldılar:
"Dilekçenizi aldık. Çevre kirliliği gibi bir konuda, siz yaştaki küçüklerin çabaları, bizleri sevindirdi. Ailenizden izin alıp almadığınızı bilmediğimizden kesin bir cevap veremiyoruz. Çalışmalarınızda başarılar..."
Oyalayıcı ve baştan savmacı bir cevap almışlardı. Fakat kararlıydılar. İstendiği gibi, anne-babalarından onay alarak, gönderdiler. Ancak, yeni mektubu daha uzun süre beklediler. Neden sonra, cevap ellerine ulaştı.
Cevap mektubunda şunlar yazılıydı:
"Hükümetimiz sizleri, çevre konusundaki duyarlılığınız nedeniyle, dünyanın süper gücü olan Brezilya'nın Cucutiba kentine yollayacaktır. Lütfen iki hafta içinde BAŞKENT'e geliniz!."
Bu haberi duyan çocuklar, sevinçle bağrıştılar.
İçlerinden biri, "Brezilya'ya neden Süper Güç deniyor?." diye sordu.
"Çünkü..."diye söze başladı bir arkadaşı. "Çünkü, bir zamanlar çok bozuk bir ekonomiye sahip olan Brezilya'da bugün ağaçlar var.. Dünyanın hiçbir yerinde ağaç kalmamışken, bu ülkede tam ALTI tane ağaç var. Bu ağaçlan görmek için, müthiş bir turist akını oluyor bu ülkeye. Turist demek döviz demek... Ağacın, yani yeşilin, bir ülkeyi süper güç yapmasını hesap edemeyenlerin son pişmanlığı fayda etmiyor ne yazık ki.."

ON İKİ arkadaşın bir araya gelmesiyle oluşan ekip, buruk bir sevinçle evlerine dağıldılar. En kısa sürede Başkent'e gideceklerdi. Önlerinde bir yığın işlem bekliyordu onları. Tüm çabaları, ciddi bir çevre sorunu yaşayan dünyaları içindi.
ALTI ağacı yaşatabilmek gibi büyük bir basarı gösteren Brezilya'dan öğrenilecek çok şeyler olmalıydı. Başkent'e gidiş, işlemler, izinler, vizeler, pasaportlar, derken beklenen yolculuk gerçekleşti. Sırtlarındaki oksijen tüpleri ve özel giysileriyle bu on iki arkadaş, Brezilya Hükümet Yetkililerinin karşısındaydılar şimdi. ALTI ağacın bulunduğu Cucutiba kentine gitmek, ayrı bir heyecandı onlar için.
Kirliliğin önlenmesine yönelik bilimsel incelemeler, bu ON İKİ çevreciye sunuldu. Tartışıldı. Kirliliğin önüne geçilebilirdi, ama çok pahalıya patlardı. Zaten dünyanın eski, güzel, temiz havalı hale gelmesi Brezilya Hükümeti'nin işine de gelmiyordu. Kirli işler çevirerek para kazanan cahil ve duyarsız insanlar gibi, bunlar da "Dünya kirliliğini" kazanç kapısı yapmışlardı. Onların turist çeken ALTI ağaçları vardı. Bu nedenle ekonomik yönden gelişmişlerdi. Dünyanın diğer yerlerindeki kirlenme ve yok oluştan onlara neydi yani? [?]... Demek ki dünya, bencilliğe kurban edilmeye devam edecekti.
Görüşmeler sonunda anlamışlardı ki, bu kirlilik insanların beyinlerini de kirletmişti.

ONLAR dünyayı kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Ama artık dayanacak güçleri, gazmaskeleri ve oksijen tüpleriyle yaşama olanakları kalmamıştı. Görüşmelerin yapıldığı salondaki hiçbir yetkili umut verici gözükmüyordu. Artık kalkabilirlerdi...
ON İKİ çocuk, yetkililerin şaşkın bakışları arasında ve hep birlikte elbiselerini, gazmaskelerini çıkardılar. Bir uyarıydı onlarınki...

Ve büyük bir üzüntü içinde dışarıya yürüdüler.
Ozan Meriç ÇELİK
-BİTTİ- (1)
(1)- "Çevre ve İnsan" konulu ÇAĞIN ÖYKÜCÜLERİ YARIŞMASI (1992) Jüri Üyeleri:
Gülten DAYIOĞLU, Reha YALNIZCIK, Mustafa Ruhi ŞİRİN, Doç.Dr.Tuncer ÇELİK, Mehmet KABADAYI, Alâettin BAHÇEKAPILI


Photobucket

5 Şubat 2009 Perşembe

"Jilet Vaaar.!." *öykü* sevdakâr çelik

Kendimi bildim bileli... (hoş, kendimi bilişim de şüpheli ya!) ...evet, kendimi bildim bileli, yaşıtlarımla aynı tavırları bi türlü gösteremedim. (Tam bu noktada, "İyi halt ettin!" demenizin sakıncası yoktur. *Bu kıyağımı da unutmayın.!.)PhotobucketDüşünüyorum da /birbiriyle akran olan kişilerin -tornadan çıkmışçasına- benzer tavır ve davranış göstermeleri şart ve kaçınılmaz mıdır.?. On beşlik birinin çelik*çomak oynaması mubah, kırk beşlik birinin misket oynaması günah mıdır.?. Doğrusu kestiremiyorum.
Kimseye haksızlık etmemek için de hep şöyle düşünürüm: Yaşıtlarım, “hayatın sarp ve dikenli yollarını” İzmir Marşıyla yürürken, galiba ben, mehter marşıyla aheste beste ilerlemekteyim yaşam yolunda...

*
“Şu koca kentte tek benzerim, mahalle arkadaşım Dilaver’dir.” diye düşünsem de pek emin değilim. Çünkü bendeniz, ancak o eski İstanbul beyfendilerinde görülebilecek kadar mülayimken; aksine Dilaver, hergelelikte lider, hınzırlıkta şampiyondur.
Feleğin gözü kör olsun ki, yine de şans benden yana değil, onlardan yana güler. O misal ki, “Zengin arabasını dağdan aşırır, garip düz ovada yolunu şaşırır”
Söz aramızda, acaba diyorum, arkadaş hatırına yoldan mı çıkıyorum.?. Nedir bendeki bu talihsizlik.?.
Ah ulen Dilaver, ahhh.!.Ulen senin yüzünden...
Neyse, boşverin, takmayın kafanıza.!.
Geçelim.!.
*
Misal... Akranlarımız askerliğini bitirip, "iş-evlilik" gibi çok ciddi konularla uğraşırken, ben takılıp Dilaver’in peşine, komşu evlerin çatılarına çıkar, "mart kedileri"nin MARTavallarını -bir hekim titizliğiyle- izlerdik...
Yaşıtlarımız artık torun torba sahibi oldu.
Peki şimdi?
Ne diyeyim, ayvaz kasap hep bir hesap... Böyle gelmiş, böyle gidiyo.!. Can çıkmadan huy çıkmıyo.!. Yani bizden yana "Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok.!."Emsallerimiz, yaşından başından utanıp, sinemaların semtine bile uğramazken (mahalle baskısı bu olsa gerek...) / biz, kemale ermiş yaşımıza karşın, İlkokullu fırlamalarla, semt sinemalarında vurdulu kırdılı filmler izliyoruz hâlâ...
Hele hele filmin etkisinde kalmışsak (-ki mutlaka kalırız) sokak ortasında, "Ahyaaak, yeaaah.!." naralarıyla tozu dumana katar, Dilaver'le birbirimize ha babam saldırırız. .. (İyi de oluyo valla'a... Heh he!..)Ah ulen Dilaver, ahhh.!.
Photobucket--"SEN, KRAL PAZARLAMACI OLURSUN."
Şimdi Dilaver’i bi tarafa bırakıp, gelelim bana...
Yirmi gün önce yaşamımda yepyeni bir sayfa açıldı.
O gün çocukluk arkadaşlarımdan İsmet'in dükkânına yolum düştü. İsmet, on yaşındaki torunu Adnan'la şakalaşıyor, arada bir masadaki tabaktan lokum da atıştırarak, birbirlerini gıdıklıyorlardı. (Unutmadan söylemeliyim: Arkadaşımın torunu Adnan sinema arkadaşımdır ve gerçekten kaliteli şahsiyettir vesselam.!.)Torunuyla şakalaşmasına birdenbire ara veren İsmet, çok nazik bir biçimde;
"-Lan Mecit.!.” Duyuyon mu beni lan.!?” diye sordu.
“Evet.!” anlamında başımı salladım.
Define bulmuşlara özgü bir ifade vardı arkadaşımın yüzünde.
"Ülen hırt, hele gel otur şöyle.! Otur otur, çekinme.!" deyip, enseme de okkalı bir şaplak kondurunca, gösterdiği sandalyeye mecburi iniş yaptım. (Siz buna kibarca "oturmak" déyin.!.)Samimiyetimize toz konduracak değilim ya.!. Ben de aynı incelikle;
"Yine ne var len hamam sabunu?" diye karşılık verdim.
Gerçekten meraklanmıştım.
Soru sormamı engellemek için, zorla açtığı ağzıma üç koca lokum tıkıştırıp, söze başladı:
"-Gel, seni pazarlamacı yapalım ülen.!" dedi. "Sen, kral pazarlamacı olursun. Yedi düvelde senden âlâsı bulunmaz. Bu işte iyi de para var ha.! Otuz yıldır, aç kalmak korkusuyla memurluktan ayrılamadın. Pazarlamacılığa atıl, cebin para görsün koçum.! Sendeki enerji, çene ve ikna yeteneği bende olsa var ya, namerdim bi dakka beklemem. Gir pazarlamacılığa, dön köşeyi.! Bana dua edersin. Sakın; bizden geçti, bu işi torunumuz yaştakiler yapıyor demeyesin, alimallah çizerim.! At binenin kılıç kuşananın arkadaş.! Ne mi pazarlayacaksın?. Gazetelere şö’öle bi göz gezdir, karşına neler çıkacak neler!.. Ayna, tarak, jilet de pazarlasan, gider... Çağımız, pazarlamacılık çağı aslanım.! Ver kararını, ayrıl emekliye. Var mı memurluktan köşe dönen, söyle bakalım.!"Photobucketİşte bu laf, en baba memuru bile etkileyen sihirli bir laftır. Öyle ya.!. Haklı.!. Memurluktan kim köşeyi döndü ki.!.
Böyle bir sözden sonra beni götürüp de dünyanın en derin meteor çukuruna atsanız, şerefsizim gıkım çıkmaz... Çabuk motive olur, etkilenirim. Elimde değil.
İsmet, öylesine bi gaz verdi ki, yine havaya girdim...
Uçuyorum...
Neredeyse yüreğim yerinden fırlayacak...


Bu heyecana daha fazla dayanamayacaktım. Dükkândan öyle bir fırladım ki, ya medet.!. Sokakta, deli danalar gibi koşturuyorum. Beni kimse tutamaz. Resmen coşmuşum.
Eşim, çocuk ve torunlarım bu hallerime şaşırmaz ve de yadırgamazlar. Zaten sık sık böylesi ilginç girişimlerde bulunurum. Alışıktırlar. Sonuç hep fiyasko da olsa, yılgınlık nedir bilmem.
* Photobucket
Vakit geçirmek olmaz.Başladım gazeteleri taramaya. Ohooo, meğer gazeteler pazarlamacılık duyurusunun cennetiymiş canım!..
Keyifler keka!..
Dudaklarımda günün son moda şarkısı:
.............."Seviyorum işte var mı diyeceğin?
..............Ninanina ninnom, var mı diyeceğin?
..............Oh ohhh, yandaaan!"
------- YOLCULUK ÖNCESİ, VALİZİMİ HAZIRLADIMGazetelerden işime yarayabilecek adresler, notlar alıp; yolculuk valizimi de hazırladım. Ama bu arada bizimkilere, pazarlamacılığın faziletleri ve tarihi gelişimi üzerine sıkı bir söylev çekmeyi de ihmal etmedim... Havaya girmişim, kendimi frenlemem mümkün değil.
Söylevimin inandırıcılığı karşısında ben bile ikna oldum. Mayıştım. Bendeki bu gizli kalmış pazarlamacılık yeteneğine şaşırıverdim arkadaş!.. Hayret bi şey yani.!. Demek bizde doğuştan gelen bi cevher varmış canım!.. .
Ertesi günü beklemeden yola çıktım...Ver elini Ankara...
Ankara'ya bi giriş girdim, anlatmak ne mümkün a dostlar!.. Adnan Kaşıkçı mısın a mübarek?.
Gözü pek ve işinin ehli bir pazarlamacı edasıyla, gazeteden edindiğim her adrese, her semte yürüyerek ulaştım... Eh, pes yani birader, bendeki de ne bitmez cinsten enerjiymiş ...
Ankara'yı bilenler için küçük bir örnek vereyim:
Düşünün ki, Beşevler’de bir şirketle görüşme yapıyorum; olmadı, oradan çıkıp, tabana kuvvet Kızılay'a ulaşıyorum. Oradan Cebeci'ye... Cebeci'den Ulus'a... (Ah ülen parasızlık, gözün kör olsun emi.!. Yıldırımlara gelesin.!. )
Görüşme yaptığım her yerden -söz aramızda- eli boş dönüyorum... Millet, malını pazarlamaktan çekiniyor yav.!. Neymiş.?. Şu kadar nakit, iş yeri belgesi; yok bilmem, şu kadar milyonluk "teminat mektubu" falan filan gerekiyormuş... Peşin para ödenmedikçe, kırmızı mühürlü senet de olsa, mal veremiyorlarmış... Para peşin, kırmızı meşin yani... Ah sizi ah.!. meşin olasınız emi.!.
Ulen, peşinat olduktan sonra sizinle işim ne? Ha.!?
Ah lan kahpe felek ah.!. İnsanlık hakkaten ölmüş yav.!. Bi de utanmadan validelerinin nikah parasını isterler. (Kibarlığımdan, "analarının" demedim.)Otuz yıllık devlet memuru bendenizin cebindeyse, topu topu üç beş kuruş var... Üstelik tabanlarım şişmiş, ağzımdan lokma geçmemiş ve sırtımdan, Fırat nehri çağıltısıyla ter akıyor. Olsun, gam değil.!. Yeter ki eve eli boş, yüzü kara dönmeyeyim. Anlayacağınız, iyice umutsuzlaşmışım...
PhotobucketAman Tanrım o da ne?..(Sevgili okuyucular, heyecanlandınız di'i mi?)Bu bir mucize olmalı!.. Evet evet, vitrinde bir SU ARITMA AYGITI...
Bedeli evimin kirası kadar da olsa, almalıyım...
Uzatmayayım, aldım da...
Veee, atladığım gibi otobüse, vardım memleketeee...
Evdeki hallerimi siz tahmin edin artık... Bayramlık çocuklar gibiyim. İnanır mısınız, o gece yatağımı Su Arıtma Aygıtımla paylaştım.
Sabahı güç ettim... .
Sabahın ilk ışıklarıyla düştüm sokaklara... Elimde Su Arıtma Aygıtı... Pazarlayacağım... O kapı senin, bu kapı benim; yılmadan dolaştım...
Ama arkadaş, bu insanlar bayağı cahilmiş canım!..
Biz de bunlara hizmet yarışındayız oysa... Bu güzide aracın önemini bi türlü kavrayamıyorlar yav.!. Cahillik olur ama bu kadarı da fazla azizim.!.
Eh n'olcek mirim, cahil tayfasından alim çıkmaz ki.!.
Yav, kendimden değil; bu cahillikle memlekete bi haller olacağından korkuyorum...
*
PhotobucketBöylesi yoğun ve yorucu bir çabayla, yirmi gün direndim... Büyük oğlum; "Gel vazgeç bu sevdadan baba, ayıptır, yaşından başından utan!." demeseydi; belki de, "Mal satamayan en inatçı pazarlamacı" sıfatıyla GİNES REKORLAR KİTABI'na girmiş olacaktım... (İngilizce bilmediğimden GUINNESS yazamadım, lütfen cehaletime bağışlayın.!. )
Sonunda, çaresiz bu işi de bıraktım... Şimdi, kendi köşemde ve sabırla; yeni bir pazarlamacılık önerisi alacağım günü bekliyorum...
*
"Hadi abileriiim.!. Jiletleeer.!. Çakmaktaşlarııı.!. Aynalaaar.!. "


*sevdakâr çelik (Gazete DOSYA*05-19Aralık2oo2,sayı:18)

15 Ocak 2009 Perşembe

SEN TAVUK YİYEMEZSİN *ÖYKÜ *Sezer ODABAŞIOĞLU

Photobucket
Bu kez kararlıydım. Her ne pahasına olursa olsun, bugün pilav üstü nohut yemeyecektim. Bir yıldır, ay başlarında domates çorbası içmekten ve pilav üstü nohut yemekten gına gelmişti. Kaç zamandır, aklıma pilav üstü nohut geldikçe mideme kramplar girer olmuştu. Eh, bu ay başında da kendime dört başı mamur bir yemek ziyafeti veremezsem yuh olsundu bana artık.
Bakkal, kasap, manav ve kira giderleri toplamını usumdan atar atmaz, ani bir hareketle lokantaya girdim.
PhotobucketLokanta, tertemiz ve sıcacıktı. Dışarıda, iliklerime dek üşümüştüm. Yüzüme çarpan sıcaklıkla bir an rahatladım ve sersemledim. Öylece, kapı ağzında kalakaldım.
Ardımdan, lokantaya giren üç müşteriden birinin omuz darbesiyle kendime geldim. Biraz kızdım, biraz utandım. Bana çarpan yüzüme baktı; ama, bir özür bile dilemedi. Sonra arkadaşlarının peşinden yürüdü. Arkadaşlarıyla birlikte bir masaya oturdu.. Bu arada, ben de sağ köşedeki masalardan birine oturdum.
Masama oturur oturmaz, garson gelip hemen servise başlayacak sanıyordum; ama, yanılmışım. Ne gelen, ne de giden oldu. Beklemeye başladım. Keşke, daha önceki ay başlarında gittiğim lokantaya gitseydim... Bu kadar çok beklemezdim. Oranın garsonları, daha ben kapıdayken karşılarlar, masamı gösterirler, hatta, çorbamı ve pilav üstü nohudumu çoktan getirmiş olurlardı. PhotobucketBeklemekten sıkıldım ve birden keyfim kaçtı. Sıkıntıyla çevremi incelemeye başladım. Pek fazla çatal, kaşık sesleri gelmiyordu; ama, benden başka herkes yemeklerini yiyordu. Bir ben bekletiliyordum ya da bana öyle geliyordu. Az önce bana çarpan ve arkadaşları da, iştahla iskenderlerini yiyorlardı. Birden imrendim ve karar verdim. Ben de, kendime bir iskender ziyafeti çekecektim. Hem de bir buçuk iskender yiyecektim.
Fakat, geciken ilgiden midir nedir, midem hem kazınmaya hem de ağrımaya başladı. Midemi ovuşturmaya başladım. Bu arada, birden ilçedeki yankesicilerin varlığı usuma düştü. Hep anlatırlardı. Buranın cepçileri şık giyimli ve kibar olurlarmış. Az önce adamın biri bana omuz vurmuştu. Sakın? Kuşkuyla bana çarpan adama baktım. Adam, durmaksızın iskenderini atıştırıyordu. Telaşla cüzdanıma el attım. Cebimdeydi. Çıkardım. Masa altında gizlice aylığımı saydım. Tüm param tamamdı. Rahatladım ve derin bir nefes aldım. Kendimden de utandım.Yine garsonu beklemeyi ve çevreme göz gezdirmeyi sürdürdüm.
PhotobucketKarşı masalardan birinde, şişman bir bey, oburluk derecesindeki iştahıyla haşlanmış tavuk yiyordu. İlgimi çekti. Az önce, bu şişman beyi görmemiştim. Ben midemle ve cüzdanımla ilgilenirken mi gelmişti ne. Allahım, o ne iştah, o ne yiyişti öyle. Sanki, kıtlıktan çıkmış gibiydi. Gözümü alamıyordum. Çatalı, bıçağı bir yana atmış, on parmağıyla yiyordu. Çenesi de yağlanmıştı. Bir an, kendisini izlediğimin farkına vardı, sanırım. O da bana göz ucuyla şöyle bir baktı; ama, umursamadı. Tavuğun budunu yakalayıp iki lokmada sıyırdı. Farkında olmadan yutkunmuşum. Utandım kendimden. Kapanmak üzere olan iştahım yeniden açılmıştı. Midem gurulduyordu ve her yanıma ateş basmıştı. Şişman beyin iştahı, kararımı etkilemişti. O anda, ben de haşlanmış tavuk yemeye karar verdim.
PhotobucketGarson da, nerede kalmıştı böyle? Sinirlenmeye başlamıştım artık. Tam seslenecektim ki, dibimde bitiverdi:
“Kusura bakma, hocam... Beklettik,” diyerek özür diledi.
Benim de, o anda hoşgörürlüğüm ve kibarlığım tuttu:
“Önemli değil, önemli değil,” dedim.
Yemeklerini bir papağan gibi ezberden saymaya başladı:
“Mercimek, domates, işkembe, taze fasulye, kıymalı yumurta, biber dolma,” derken susturdum:
“Gerek yok, gerek yok,” dedim. “Sen, bana bir bütün haşlanmış tavuk getir.”
Şaşırdı. Yüzüme baktı:
“Ama, sen tavuk yiyemezsin hocam,” deyince telaşlandım.
Hevesim kursağımda kalıyor sandım:
“Neden? Kalmadı mı? Yok mu yoksa,” dedim.
Gözüm, yine şişman beye kaydı. Tavuğunu çoktan bitirmiş, koca koca lokmaları, tavuk suyuna batırıp batırıp yutuyordu.
“Var, var hocam da... Sen yiyemezsin.”
Zayıflığım suçlanıyor sandım. Sinirlendim:
“Yerim, yerim... Sen, benim zayıf olduğuma bakma. Ben, bu halimle tavuk da yerim, kuzu da.”
“Maşallah... Hiç göstermiyorsun ama, hocam.”
İlk kez, zayıf olduğuma üzüldüm: “ Keşke, biraz toplu olsaydım... Garson bile halime acıdı, bak,” diye düşündüm. Sonra:
“Aslında buldum mu, çok yerim ben,” diyerek kendimi savundum, hiç gereği yokken.
Hizmette geciktiği yetmezmiş gibi bir de müşterilere ne yiyemeyeceğini
söyleyen bu garson, canımı iyice sıkmıştı artık:
“Müşterilerin ne yiyip ne yemeyeceğine sen mi kara verirsin hep böyle,” diyerek çıkıştım.
Photobucket...... Çekindi:
“Yoo, hocam... Estağfurullah, estafurullah da,” dedi.
“Eee, öyleyse,” dedim, sesimi yükselterek.
“Tamam hocam, tamam... Size bir yarım tavuk,” deyince çılgına döndüm, bu kez.
“Bende yarım insan hali mi var? Çabuk, bana bir bütün tavuk getir, diyerek çıkıştım.
Garson, çıkışmama şaşırdı ve birden telaşlandı:
“Tamam hocam, tamam. Siz bilirsiniz,” diyerek sıvıştı.
Şunun şurasında, ağız tadıyla bir tavuk yiyelim, demiştik... Onu da bir garson parçası burnumdan getirmişti. Sinirden titriyordum. Böylelerini nasıl garson yaparlardı, bilmem. Hem saygısız, hem de pişkindi. Olur şey değildi. Benim tavuk yiyip yiyemeyeceğimi nereden bilebilirdi?
“Başıma medyum mu kesildin, ukala şey? Ben, öyle bir tavuk yerim ki, ne derisini ne de gerisini bırakırım. Sen, ne bilirsin... Siler süpürürüm evelallah. Zayıfsam zayıfım, n’olmuş yani. Zayıfların tavuk yiyemeyeceği hakkında ayet mi var? Nasıl tavuk yenirmiş, sen getir de gör, bak. Ulan, ben istesem tavuk yeme yarışına bile girerim. Zayıfsam zayıfım... Kim, ne der? Benim zayıflığım yememekten değil ki... Elimde değil, yakıyorum işte. Ne yapayım? Sen, hele bir tavuğu getir. Bak, gör o zaman... Ne yapıyorum ben, o tavuğu.”
PhotobucketSinirimi hoplatan garson, yine yanıma gelmeye cesaret edememiş olacaktı ki, kısa boylu bir garson getirdi, haşlanmış tavuğumu. Servis yaptıktan sonra:
“Afiyet olsun hocam,” dedi kibarca ve uzaklaştı.
Ardından:
“Teşekkür ederim,” dedim.
Sonunda, haşlanmış tavuğumla baş başa kalmıştım. Çevreme bakındım. Lokantada benden başka kimse kalmamıştı.Haşlanmış tavuğumu rahat rahat yiyebilirdim, artık. Kavgaya girer gibi saldırdım, tavuğa: “Ben, tavuk yiyemezmişim ha! Ben, tavuk yiyemezmişim ha! Seyret, bak...Nasıl tavuk yenirmiş. Gör... Gör de, insanlar hakkında önyargılı olma bir daha. Zayıfımdır ama, iştahım yerindedir evvel Allah. Ben, bu iştahla değil bir tavuk, bir kuzuyu bile deviririm. Sen, ne sandın beni?”
Hırsla ve çabuk çabuk beyaz et parçalarını koca koca lokmalar halinde mideme indirmeye başladım. Sinir garson, göz ucuyla beni izliyordu. Bu, çok hoşuma gitmişti. Garsona dersini veriyorum düşüncesiyle şımardım. Kısa sürede, tavuğun ne derisini ne de gerisini bırakmadım. Sadece, suyu kalmıştı. Suyunu bırakır mıydım hiç. Bırakmadım. Az önce imrendiğim bey gibi tavuk suyunu da hallettim. Bir bütün tavuktan geriye sadece kemikleri kalmıştı. Zafer kazanmış bir kumandan gibi onurlandım. Tavuğun üstüne, tatlı iyi giderdi. Kısa boylu garsona işaret ettim.
PhotobucketBu garson, çok saygılıydı:
“Buyur, hocam,” dedi saygıyla.
“Bir kalburüstü,” diyerek tatlımı istedim.
Garson:
“Hemen hocam,” diyerek gitti.
Tatlımı getirdi ve çekildi. Kalburüstünü dört çatal darbesiyle hallettim. Buz gibi bir bardak suyu da ardından gönderdim. Ziyafet tamamdı. Onurlandım. Sigaramı da dışarıda içecektim. Yavaş yavaş toparlandım. Kapı ağzındaki kasiyere yaklaştım. Yediklerimi bilen kasiyer, benden öyle bir hesap istedi ki, titredim. Renkten renge girdim. Dahası, oracıkta düşüp bayılacağım sandım. Altı üstü, bir tavuk, bir kalburüstü yemiştim. Bu, ne kabarık hesaptı böyle!
Sinir garsona, şöyle göz ucuyla bir baktım. Kollarını göğsünde kavuşturmuş: “Ben, sana, sen tavuk yiyemezsin hocam, demiştim. Ama, sen beni dinlemedin. Oh olsun, sana,” der gibi bakıyordu.
Bozguna uğramış gibiydim.Yıkılmışlıkla garsonla göz göze gelmekten çekindim. Umarsız hesabı ödedim ve kaçarcasına lokantadan çıktım.
Bir daha kendime ziyafet çekmek mi? Tövbeler olsun. Ben tavuk değil, tavuk beni yemişti, sanki.
Photobucket*BİTTİ*Photobucket

13 Ekim 2008 Pazartesi

erhan tığlı_mizah öyküsü:
Photobucket
MANYAK OLMAK BEDAVA!

Çoğu kişi, doktor olmadığı halde teşhis koymaya bayılır. Sözgelişi, bir yerimiz ağrısa dudak büker, biraz düşünür, bilgiç bir tavırla, “Sende şu hastalık var” der. Demekle yetinmez, otlu önerilerde bulunur: “Sabah akşam yeşil çay iç. Kekik, keten tohumu da iyi gelir. Hele tarçını hiç ihmal etme. Günde iki bardak rezene çayı içtin miydi hiçbir şeyin kalmaz...”
Dediklerinin hepsini yapmaya kalksan için dışın rezene çayı, tarçın, kekik, keten tohumu olur; yemeğe, su içmeye vakit bulamazsın. Miden bulanır, karnın ağrır...
PhotobucketCanın sıkılsa, moralin bozuk olsa depresyon geçirdiğini ileri sürer. Saçma önerilerine kızıp bağırsan, “sende stres var. Adaçayı ile ıhlamur içersen rahatlar, ferahlarsın” diye akıl verir. Daha buna benzer neler derler neler...
Bu teşhis koyma hastalığı büyüklerden gençlere, hatta çocuklara sıçradı. Günümüzün moda sözcüğü “manyak”! Davranışlarını beğenmedikleri kişilere “manyak” yaftasını yapıştırıveriyorlar hemen. Hobi bile manyaklık sayılıyor. Ne yapsan manyaklıktan kurtulamıyorsun. Bence herkeste manyaklık aramak da bir çeşit manyaklık!
“Yahu sen ne manyak adamsın be! Para kazanıp köşeye dönmeye çalışacağına, beş para etmeyen yazılar, şiirler yazıp duruyorsun...”
“Kardeşim, sen manyak mısın, yoksa tipin mi öyle gösteriyor? Borç para verilir mi bu devirde? Borcunu veren enayi sayılıyor. Sen o paranın üstüne bir bardak soğuk su iç.”
“Manyağa bak! Zengin kısmete hayır dedi de, gitti bir çulsuza vardı. Neymiş, seviyormuş. Aşk üç günlüktür. Zenginlik ise ömür boyu rahatlık verir.”
“Ben sana manyak demeyeyim de kime diyeyim? Sanat karın doyurur mu? Ressamlar aç geziyor. Yazarlar da hapse tıkılıyor. Bol paralı meslek seç kendine.”
Geçenlerde bir duvar yazısı okudum. Şöyle diyordu: “Aşk bir göldür; içinde manyaklar yüzer.”Photobucket
Bir süre önce de bir kabadayı, rakiplerinden birine, “Ulan! Seni mermi manyağı yaparım be!” diye medyan okuyordu...
Komşunun beş yaşında bir çocuğu var. Almanya’da doğduğu, büyüdüğü için pek Türkçe bilmiyor. Memlekete tatil geldiklerinde, oyun oynadığı çocuklardan Türkçe öğrenmeye çalışıyor. Yeni bir sözcük öğrendiği zaman seviniyor.
Geçenlerse annesinin yanına gelmiş, mutlu bir gülüşle, “Bugün yeni bir sözcük öğrendim anne!” diye bağırmış.
Glitter Graphics

Annesi merakla, “Ne öğrendin oğlum?” diye sormuş.
“Manyak!”
“Niye bana manyak diyorsun bakayım?”
“Ben demiyorum. Arkadaşım dedi.”
“Ne şey arkadaşın var senin öyle. Başka öğretecek söz bulamamış mı?”
“Öğretmedi, bana manyak dedi. Manyak ne demek anne?”
Anne çocuğunu üzmemek için yalan söylemiş:
“Manyak; iyi, güzel demek oğlum.”
Çocuğun hoşuna gitmiş bu manyaklık. İkide birde söylemeye başlamış:
“Yemek çok manyak olmuş anne. Eline sağlık!”
“Bugün manyak biriyle tanıştım.”
“Yeni aldığın gömlek hiç de manyak değil. Beğenmedim.”
İşin tuhafı, bu sözü eve gelen konuklara da söylemiş. Kendisiyle ilgilenip başını okşamışlar, hoşuna gitmiş bizimkinin Coşmuş:
“Bu manyaklar her zaman gelsin evimize!” demiş annesine.
Glitter Graphics

***
Ancak uzman doktorların teşhis koyduktan sonra söyleyebileceği manyaklık özelliği, çoluk çocuğun diline düşerse böyle olur işte!
Söz aramızda, tıp fakültesinin yanından bile geçmemiş ve de kendi derdine derman olamadığı halde, başkalarına ilaç sunan, akıl veren doktorlar(!) pek çok. Ama toplumumuz gene de hastalıktan kurtulamıyor bir türlü. Hele politika doktorları, halkı tedavi edeceklerini, onları dertten kurtaracaklarını söyleyerek başa geçiyorlar da, hastalıkları azaltacaklarına çoğaltıyorlar büsbütün. Kendileri hastalığın ta kendisi oluyorlar, söz ve davranışlarıyla bizi hasta ediyorlar. Öldürmekten, kan dökmekten zevk alan manyak teröristlere karşı gereken önlemleri almıyorlar, lafla vakit geçiriyorlar, birkaç kınama mesajıyla görevlerini yaptıklarını sanıyorlar! Bu durumda, biz manyak olmayalım da kim olsun?




Photobucket*BİTTİ*Photobucket

L@hm@cun

L@hm@cun
* L@hm@cun_mizah öykü - Blog İnternet Sitesi'nde yer alan ürünlerin; *haber, tanıtım v.b. durumlar dışında / 2. şahıslarca –herhangi bir biçimde- yayımlanması _ kullanılması izne bağlıdır ve yasaların öngördüğü haklara sahiptir. ***--> L@hm@cun.*mizah.öykü*....İLETİŞİM ADRESİ--> mizahvesiir@gmail.com